Tag Archives: bebekle yurtdışı tatili

Bir Hypnobirthing Hayali

Gözlerini kapa ve kendini mutlu hissettiğin o yerde hayal et. Bu yer daha önce hiç gitmediğin ama çok gitmek istediğin bir yer de olabilir. Orası nasıl bir yer? Hava nasıl, sıcak mı soğuk mu? Yürüyor musun, ayakların çıplak mı? Yerdeki dokuyu hissetmeye çalış. Havayı içine çek, ne kokuyor? Sesleri dinle, ne duyuyorsun? Etrafı dikkatle incele, neler görüyorsun?

Click to continue reading “Bir Hypnobirthing Hayali”

İtalyanların İtalyası

Seviyoruz işte, ailecek bilmediğimiz yerlere gitmeyi, orayı keşfetmeyi, az da olsa oralı gibi hissetmeyi. Bu yıl tam olarak anladık ki sen de bizdensin. Düzenin konusunda oldukça hassas olmana rağmen özellikle seyahatlerde gösterdiğin müthiş uyumlu tavır, gittiğin yerlerdeki tek beklentinin basit bir bebek yatağı olması, her yeni yeri keşfederken gözlerinde gördüğümüz heyecan ve aynı dili konuşmasan bile herkesle iletişim kurmaya bu kadar hevesli olman gezgin ruhun sana da geçtiğinin göstergeleri.

Yine uyku saatine getirdiğimiz İstanbul-Roma uçuşumuz, senin uçak havalandıktan yaklaşık 5 dk. sonra uyumanla vukuatsız geçti. Bildiğimiz üzere, sen uyudu mu külçe gibi uyuyan ve oradan oraya taşınabilen bir çocuk değilsin, olamayacaksın da. Daha uçak tekerleklerini yere koyar koymaz gözlerini cin gibi açıp “deldikkkkkkkkkk” diye bağırdın. O andan sonra da geceyi geçireceğimiz otelimize gidene kadar ortalıkta koşturdun durdun. Sallama, pışpışlama, yanımıza alma gibi uyku şekillerinden hiç hazetmediğinden seni tekrar uykuya ikna etmek oldukça zor oldu.

Sabah ise bu 3 saatlik uyanıklık süresi hiç olmamışcasına tüm enerjinle güne başladın. 1,5 saatlik araba yolcuğunun sonuna evimize vardığımızda kuzenin Ryan(senin dilinde Nayn) ve sen kendinizi çimlere atıp hemen oyuna daldınız. Bu tatilde iki çocuklu olmak nasıl bir şey acaba diye merak ettiğim her şeyi bizzat idrak etmiş oldum. Gözüm korkmadı dersem yalan olur ama bunda 32 aylık kuzeninin tam bir 2 yaş krizinin ortasında olmasının da etkisi var tabi. Bir de günlük programlarınız o kadar farklıydı ki sürekli birbirinizi rahatsız etmemeniniz için çaba göstermek çok yorucu oluyordu. Sen dünyanın neresine gidersek gidelim akşam 8’de uyuyup sabah 6’dan itibaren kalkıyorsun. O ise gece 11 gibi anne ve babasıyla yatıyor sabah 11 gibi onlarla kalkıyor. O kalkıyor sen öğlen uykusuna yatıyorsun, sen kalkıyorsun o yatıyor, bildiğin köşe kapmaca. Dolayısıyla dönüşümlü olarak sessiz olmanız gerekiyor. Ama gel de bunu size anlat!

Roma’nın sayfiye yerlerinden olan Ronciglione’deki evimiz tam bir yayla havasına sahipti. Sabahları hafif puslu 13-16 derece sıcaklıkta çiğ yağmış çimenlerde seni ses çıkarmadan oyalamak oldukça zor olunca çözümü arabaya kaçmakta bulduk. “Aarbaaa” ve “aaahtar” bu ara favori kelimelerin, çılgın bir araba düşkünlüğün var. Bu konuda bana çekmişsin zira baban bile araba bilgim konusunda şaşırıp kaportacı çırağı ile mi evlendim diye sıklıkla merak etmektedir. Arabamızı tanıyalım seansından sonra, kahvaltımızı edip biraz da bahçede oynadıktan sonra saat 11 gibi maaile öğle uykusuna yatıp 2-3 saat dinleniyorduk. Sonra öğlen yemeğimizi yeyip, evimizin dibindeki Lago Di Vico’ya göle girmeye gidiyorduk. Akşamüstü Ronciglione’de dondurma keyfi yapıp 7 civarı evimize geçiyor, yemek, banyo uyku ritüelimizi gerçekleştiriyorduk. Çok sakin, çok dingin, doğayla ve seninle baş başa, telefonun bile çekmediği, internetin olmadığı, bol bol kitap okuduğumuz huzurlu bir haftaydı. İstanbul’da sürekli bir şeylere yetişmeye çalışırken insan ne kadar yorulduğunu anlamıyor da arada böyle durduğunda anlıyor bu dinginliğe olan ihtiyacını. 10 yıldır sadece 11 aylık bir doğum izni molasıyla aralıksız çalıştığım için herhalde, hele de senden sonra tatiller benim için eğlence odaklı olmaktan çok uzakta artık. Sadece 2 kez civarı gezecek gücü kendimizde bulabildik. Birinde Roma’ya diğerinde de yakınımızdaki 1500’lü yıllarda inşa edilmiş Bomarzo Canavar Parkı’na gittik. Sen tam anlamasan da kuzenin Ryan bu geziden çok memnun kaldı.

Birinci haftanın sonunda nispeten daha civcivli bir yer olan Silvi Marina’ya geçtik. Evimizin deniz kenarında ve iki katlı olması sabah seanslarımızın kolay geçmesini sağladı. Amcanları uyandırmadan hızlıca kahvaltını yaptırıp 7.30 gibi inin cinin top oynadığı plajda oluyor, öğlen sıcağı bastırmadan bol bol denize giriyor, saat 11’e doğru gözlerin kapanırken evimize gidip bi güzel uyuyorduk. Uyanıp yemeğimiz yiyor, bazen denize, bazen yürüyüşe, bazen de parklara gidiyorduk.

Yemek sorun olmayacakmış gibi gözükse de şaşırtıcı bir şekilde yine sorun oldu. Dubrovnik tatilimizden peynir seçtiğini bildiğimden, bu sefer hem beyaz peynirini hem kaşar peynirini vakumlatarak yanımda götürdüğüm için sabah kahvaltılarımız sorun olmadı.  Oranın meyveli yoğurtlarını çok sevdiğin için ara öğünlerin ve turuncu kavunlarına bayıldığın için meyven de sorun olmadı. Ama iş senin ana besin madden ete gelince çuvalladık. Ağırlıklı olarak kanlı kanlı kalın bisteccalar yedikleri için sana et bulmakta zorlandık. Bulduğumuz ince etler ise genellikle sığır etiydi sen onları çiğneyemedin. Pizza yemesine yerdin ama bu tatilimizde öğrendik ki gerçek İtalyanlar-artık üşengeçlikten midir bilinmez-öğlen asla pizza yemezler, pizza fırınlarını saat 18.00’den sonra yakarlarmış. Siz burayı Roma mı sandınız öğlen pizza yemek sadece turistlere göredir diye bir de dalga geçtiler bizle! Bazı akşamlar evimizin dibindeki pizzacıdan pizza alıp getiriyorduk ama ona da çok yüz vermedin. Balıkla da aran pek olmadığından deniz mahsulü lokantalarına gittiğimizde de yarı aç gezdin durdun. Makarna cennetinde canının pilav isteyeceğini tahmin ettiğimden evden getirdiğim pirinçle sana pilav yapıyor yanında da kasaptan aldığım hamburger köftesini veya schintzel kızartıyordum. Evdeki lezzetlere en yakın bunlardı.

Senin sosyalliğine gelince, ne baban ne ben böyle olmadığımızdan seni şaşkınlıkla izledik. Farklı bir dil konuşulduğunu anladın mı bilmiyorum ama seni gören ve seven herkes ciao(çav) dediğinden hemen bu lafı kaptın. Gayet aksanlı bir şekilde hem merhaba hem de baybay niyetine herkese çau çau deyip durdun. Sahilde arkana bile bakmadan altında çocuk olan her şemsiyeye kendi kendine gidip, onlarla arkadaş olup, oyuncaklarına sulandın. Allahtan İtalyanlar da bizim gibi çocuk sever bir millet de biz ezile büzüle seni oralardan toplayacağımıza uzaktan keyifle izledik sevimli sosyalleşme çabalarını. En bomba olay 8-9 yaşlarında bir kız çocuğu sana adını sorduğu sırada yaşandı. İtalyanca adını soran kıza bön bön bakınca, kız çok akıllı bir mavera ile önce kendini sonra arkadaşlarını göstererek teker teker isimlerini söyledi. Sonra seni işaret ederek tekrar sordu. Sen de gözlerin parlayarak “Memir” diye bağırdın. O an anladım ki çocukların dili, dini, ırkı yok. Siz dünya vatandaşınız, hepiniz…

Yalnız bu tatilde ilk kez sana çok çok çok sinirlendik babanla ikimiz. Araba ve anahtar sevdan bize çok pahalıya patlıyordu az kalsın. Evden çıkmak üzereyken babandan anahtarı istedin o da verdi. Sonra senden bir an gözümüzü ayırdık ve arabanın anahtarı yokoldu. Nereye koydun oğlum diye sordukça, “orda, burada” deyip bir sürü yer gösterdin ama yok yok, yer yarıldı anahtar içine girdi! Dönmemize 1 gün var, araba kiralık, Silvi’de ofisleri yok, anahtarı kaybettiğimizi söylesek ne zaman bize yedek anahtarı yetiştirirler, yetiştiremezlerse biz 4 saat uzaklıkta havaalanına nasıl gideriz, arabayı onlar nasıl alırlar gibi binbir düşünce içinde deli gibi anahtar ararken sen adda adda diye peşimizde dolaşınca iyice sinirlerimiz kalktı. Sakince tekrar aramak için seni odanda yatağına hapis bıraktık. Biraz ağladın ama plan başarılı oldu, sakin sakin arayınca anahtarı bulduk. Bulaşık makinesinin içine atmışsın! Bu da bize kocaman bir ders oldu artık senin eline önemli bir şey vermiyoruz.

Dönüş uçağımız 23.40’da olduğu için Fiumicino yakınlarında biraz vakit geçirmek üzere plan yaptık. Önce büyük markaların %70 indirimli mağazalarının bulunduğu CastelRomano Designer Outlet’e gittik. Pek alışveriş modumuzda olmadığımızdan şöyle bir gezip çıktık. Tatilimiz boyunca gördüğümüz ilk Türklere de tam da burada rastladık. Sanırım millet olarak seviyoruz pahalı markaları ölü eşek fiyatına almayı. Alışveriş için Roma’ya giden marka meraklıları şehir içinde vakit kaybetmemeli bence.

Sonra akşam kapanana kadar Zoomarine Aqua Park’ta vakit geçirdik. Böyle büyük bir eğlence merkezi için henüz çok küçükmüşsün onu anladık. Tek ilgini çeken bahçedeki sincap ve mini tren oldu. Oradaki kalabalık da benim midemi bulandırdı. Bir yandan böyle eğlenceleri tatmanı istiyorum bir yandan da kafam kalabalıkları kaldırmıyor. Nasıl olacak bu iş bilmiyorum.

Dönüşte havaalanında bebek arabanda zorla da olsa seni uyutmayı başardım. Ama uçağa binerken arabadan kucağıma transfer esnasında yine cin kesildin. İlk kez bir uçak yolculuğunda 1 saat filan uyumadın, hatta ağladın. Emzirsem de ışıklar açık olduğu için bir türlü uykuya dalamadın. Sonunda daldığında inişe geçmiştik zaten. İner inmez uyanıp eve varıncaya kadar da uyumayınca, ertesi günü nasıl çıkartacağımı kara kara düşündüm. Sabah 5’te uykuya daldın ve 5 saat deliksiz bir uyku çekerek bana büyük kıyak yaptın. Sen doğduğundan beri ilk kez 10’da yataktan çıkınca uçakta uyumayan çocuk da fena olmuyormuş diyerek bir tatilin daha sonuna geldik.

Aşırı doz Demir yüklemesinden sonra bugün işe gelmek çok koydu ama sadece 5 işgünü çalışıyoruz ve bayramı fırsat bilip hasretinle yanıp tutuşan anneane, dedeye doğru yelken açıyoruz.İşte benim asıl tatilim de tam orada başlıyor…

Biyometrik Demir

16.ay fotomuz olarak vize başvurusunda kullanmak üzere çektirdiğimiz biyotmetrik resmi kullanayım dedim. Geçen yıl miniminnacıktın vesikalığın çekilirken. Seni beyaz bir örtünün üzerine yatırmış öyle çektirmiştik. Bu yıl ise kocaman adam gibi oturdun sandalyeye sonra da dönüp oturduuuuu dedin. Etraftaki ışıklar, fotoğrafçı amcanın sana salladığı oyuncak, herşey o kadar ilgini çekti ki etrafını şok halinde seyrederken kımıldamadan bir sürü poz verdin. Aslında daha güzel güldüğün tonla kare vardı ama maalesef biyometrik fotoğraf standartları gereği fazla gülmeyen bir tanesini seçtik.

16.ayının getirdiği fazla muzuratlık ve hareketlilik nedeniyle resimde de görülmekte olan alın morluğu standart bir durum haline geldi evimizde. Artık haber değeri taşımıyor senin düşmelerin. Sen de pek tınmıyorsun zaten, seni düşerken gören kişilerin sakinleşmesi senin sakinleşmenden daha zor oluyor, ben dahil!

Biyometrik fotomuzdan da anlaşılacağı üzere bize yine yollar göründü. Geçen yılki Fransa, Mayıs’taki Hırvatistan maceralarımızdan sonra bu yazki istikametimiz İtalya. Gerçi İtalya’ya üçüncü, schengen ülkelerini genelindeki kaçıncı başvurumuz hatırlamıyorum ama hiçbir vize başvurusunda bu kadar kastırdıklarını hatırlamıyorum. Eğer kiraladığımız evleri iptal etme şansımız olsaydı inan vazgeçecektik o kadar soğuttular ki ülkelerinden. Halbuki şu anda büyük bir ekonomik kriz içerisindeler, turiste ihtiyaçları var, bu muamelenin gerekçesini anlyamıyorum. Neyse başvurumuz kabul edildi şimdi 5 ağustos Cuma gecesi bineceğimiz uçağımıza kadar pasaportlarımızın elimizde olmasını ümit ediyoruz.

İtalya’ya ilk ziyaretimizi 2006 yılında şimdiki Daltonlardan Alp’in anne ve babası ile yapmış, turla tatile gitmek hiç adetimiz olmadığı halde ölü eşşek fiyatına bulduğumuz turla 1 hafta boyunca klasik Türk turisti tadında Venedik, Floransa, Roma, Siena, Pisa vs. deliler gibi gezmiştik. Burada sevgili Hayal‘in kulaklarını çınlatmadan geçemeyeceğim zira kendisi ile tanışmamız da işte bu seyahate dayanmaktadır. Yıllar sonra kaderin bizi tekrar biraraya getirmesi meselelerine hiç girmeyeceğim 🙂

İkinci İtalya ziyaretimizi ise 2008 yılında Como’ya yapmış göl kıyısındaki otelimizde sakinliğin tadını çıkartmıştık. Daha sonra arabayla Portfino’ya kadar gitmiş Santa Margaritha Ligure’de kalıp hergün ayrı bir plajda güney İtalya sahillerini keşfetmiştik. İkinci tatilimizden sonra biraz da Under The Tuscan Sun filminin etkisiyle bir gün Toscana’da bir bağ evinde uzunca bir süre kalmayı ve İtalyanların İtalyasını yaşamayı istemiştik.

Geçen yıl sen çok küçük olduğun için dağın başında olmaya cesaret edememiş kendimizi Güney Fransa’nın güvenli sahillerinde bulmuştuk. Bu yılsa uzun araştırmalar ve bebek dostu ev arayışlarımızdan sonra Roma’ya doğru yola çıkıyoruz. İlk haftamızı Roma yakınlarındaki Lago Di Vico(Vico Gölü) kıyısındaki evimizde, ikinci haftayı ise Adriyatik kıyısındaki minik bir tatil kasabası olan Silvi’deki evimizde geçireceğiz.

Bu yıl tatil planlarını yapmakta biraz geç kalınca gideceğimiz yerleri biz değil, gideceğimiz yerler bizi seçti diyebiliriz. Önce 2 hafta Sardunya’ya gitmek üzere yola çıktıysak da gerek benim her-ihtimale-karşı-anakarada-olalım endişeme gerekse içimize sinen bir ev bulamamız nedeniyle rotayı Toscana’ya çevirdik. Toscana’daki bağ evleri şarap turizminden dolayı hızla dolunca bu sefer de Amalfi kıyılarını gezmek için harika bir üs olan Sorrento’yu gözümüze kestirdik. Dağların denizi dik kestiği Amalfi kıyılarında muhteşem evler olmasına rağmen, tepelere kurulmuş şehirler, dimdik yokuşlar ve merdivenler gözümüzü korkuttuğundan bunu da başka bir bahara erteledik.

Genelde evlerimizi ararken www.holidaylettings.co.uk ve www.homeaway.com adreslerini kullanıyoruz. Uçarken www.easyjet.com , www.blu-express.com gibi ucuz havayolu şirketlerini tercih ediyoruz.  Her yıl yurtdışında bu kadar uzun kaldığımızı görenler astoronomik paralar harcadığımızı düşünedursun biz aslında oldukça uygun bütçelere yeni yerler görerek çok güzel tatiller planlıyoruz. Daha doğrusu baban planlıyor çünkü bu onun hobisi.  Türkiye’deki birbirinin aynı tatil fabrikalarında 15 gün yapacağımız bir tatilin bedeli geceliği ortalama kişi başı 300 TL’den hesaplarsak-ki çok daha pahalıları da var  9.000 TL oluyor. Buna yol filan dahil değil.  Bu 15 günlük tatilin bize kabaca maliyeti ise 3.000 € yani bugünkü kurla 7.100 TL.

Doktor, kuaför, terzi, tatil tavsiye etmemeyi çeşitli tecrübelerimden çok iyi öğrendim. Herkesin tatil anlayışı gerçekten çok farklı. Biz 2 gezgin yay burcu olarak yeni yerler görmeyi her yıl birbirinin aynı yerlere gitmeye tercih ediyoruz. Yalnız bu yıl vizeye çok sinirlendik, baban seneye Dubai aktarmalı olarak Tanzanya’ya gitmemize karar verdi. Ciddiyim! Du bakalım arkadaşın Duru bi hayırlısıyla yeni evi olan Maldivler’e uçsun, bizi tropik adada yapılması gerekenler konusunda bilgilendirsin sonra ver elini Tanzanya…

Demir ve Dodo Dubrovnik’te

Babanla bu yaz için tatil planlarımızı netleştirmeden önce yürüyen çocukla yurtdışı tatili demosu yapmaya karar vermiş, gözümüze kısa 19 Mayıs tatilini kestirmiştik. Daltonların en küçüğü Dodooo ve ailesi de fikre sıcak bakınca, çok gezenti bu iki ailenin ortak olarak görmediği bir yer arayışı sonucunda Dubrovnik’e gitmeye karar verdik.

Direkt Dubrovnik uçuşları çok pahalı olduğu için, THY ile Karadağ’ın başkenti Podgorica’ya uçup, kiralık arabamız ile yapacağımız 2,5 saatlik yolculuktan sonra Dubrovnik’e ulaşmayı planladık. Hatta bu yolculuğu daha keyifli hale getirmek için iki ayrı araba yerine bir tane 7 kişilik araba kiraladık. Otel mi ev mi seçimini bu sefer otelden yana kullandık, zira Dubrovnik-Old City civarındaki evlerin yokuş ve merdiven problemleri bebek arabası ile bizi rahat ettirmeyecek gibi gözüküyordu. Dubrovnik merkeze araba ile 10-15 dk mesafede Bobin Kuk denilen bir bölgedeki otellerden birini seçtik.

Şimdiye kadar seninle 5 kez uçağa binmemize rağmen anlatılan kötü uçak hikayeleri nedeniyle bu sefer seni oyalamak ile ilgili biraz endişeliydim.  Yıllar evvel daha seni yapma fikri bile ortada yokken, havaalanlarının birinde 2 yaş civarındaki yabancı bir çocuğun kendi minyatür bavulunu çektiğini ve uslu uslu sırada beklediğini görmüş, bu yaşta bile sorumluluk vermenin ne kadar güzel olduğunu babanla konuşmuştuk. Nedense bu olayı hatırlayıp sana bir bavul almaya karar verdim. Uzuuun araştırmalardan sonra sokak arasındaki bir kırtasiyede çok komik bir fiyata bulabildiğim, kendisi de oyuncak olan bir çek-çek bavul alıp, içine daha önce görmediğin kitaplar ve sevdiğin oyuncaklardan oluşan bir set hazırladım. İyi ki de hazırlamışım. Havaalanındaki yoğunluk nedeniyle uçağın içerisinde klimalar kapalı bir şekilde 45 dakika bekletilmemize rağmen seni oyalamak gayet kolay oldu. Şansımıza önümüz arkamız sağımız solumuz arkadaşın Çınar’ın babaannesi, dedesi ve onların matrak arkadaş grupları ile doluydu. Hepsi seni sevip, sana şirinlikler yaptılar. Arada söylendiğinde, değil rahatsız olmak seni tebrik ettiler o havasız ortamda gayet iyi idare ettiğin için. Pencere açma kapama, tepsi açma kapama gibi faaliyetlerden sonra bavulundaki ilk kozum olan Çıkartmalı Tatil Kitabıma  başvurdum. Çıkartma ile oynamak için acaba erken mi diye düşündüysem de çok işe yaradı. Tabi ki çıkartmaları yerinden çıkartamadın ama benim çıkartıp senin parmağına yapıştırdıklarımı zevkle sağa sola yapıştırdın. Nihayet kalkışa geçtiğimizde uyku saatin geldiğinden hemen uyuyup, 1,5 saatlik yolculuğu kucağımda huzurla uyuyarak geçirdin. Bu arada birkaç sıra arkamızdaki Dodoooo da benzer bir performans sergiledi.

Çocukla seyahat etmenin güzel tarafları da var aslında. Karadağa indiğimizde kendi ülkemizde beklemeye mahkum edildiğimiz uzun pasaport kuyruğuna inat hiçbir talebimiz olmadan bir görevli bizi alıp, tamamen Türklerden oluşan pasaport kontrol kuyruğunun en önüne getirdi. Kimse itiraz etmediği gibi, herkes gerçekten size sevgiyle bakıp el salladılar.

Kiraladığımız aracı almamız hızlı oldu ama, 2 oto koltuğunu monte etmeyi bilmedikleri için hareket etmemiz yaklaşık 1,5 saat sürdü. İlk planımız sizi arkadaki oldukça dar ikili koltuk bölümüne oturtmaktı(bakınız foto). Koltuklar bir türlü bağlanamayınca, sana oto koltuğu seçerken fazlasıyla koltuk incelemiş ve videolarını izlemiş olmanın etkisiyle koltukların düz değil ters bağlanan koltuklar olduğunu sonunda anlayabildim. Hal böyle olunca resimde gördüğün daracık yere siz değil, biz anneler aman canım ne olacak şunun şurasında 2,5 saat diyerek oturduk, sonradan olacaklardan habersiz…

Güle oynaya başlayan yolculuğumuz, gerçekten 2,5 saat boyunca da öyle gitti. Bir sen uyudun bir Doruk, bir sen onu uyandırdın, bir o seni, şarkılar türkülerle, arada verilen emzirme molaları ile idare ettik. Artık varmamız gereken aralıkta bir türlü Hırvatistan sınırı ile karşılaşamadık. En sonunda girilmez tabelası olan bir yerden navigasyon cihazının nadide yönlendirmesi ile başka yola saptırıldık. Olanlar ondan sonra oldu, önce bir tali yol, ardından bir toprak yol, geri dönmemek için inat eden 2 baba derken biz resmen kaybolduk. Düşün ki o kadar alakasız yerlerdeydik, telefonlarımız bile çekmiyor, google mapten bile faydalanamıyorduk. Sabahtan beri sadece emip kahvaltı dahil adam gibi hiç birşey yemeyen sen açlıktan ve saatlerdir oto koltuğunda oturmanın da etkisiyle huysuzlanmaya başladın. Hayatımda gördüğüm en huzurlu bebeklerden biri olan Dodooo da su kaynatmaya başladı. Biz anneler olarak arkamıza yığılmış bavullar nedeniyle hapsolduğumuz yerden çıkamadığımızdan, ara ara durup sizleri sakinleşme, emzirmek üzere bize getirme, altlarınızı değiştirme gibi görevler babalara düşüyordu. Koskocaman bir Karadağ&Bosna Hersek turundan sonra tekrar o girilmez tabelasının önüne geldiğimizde kendisinin Hırvatistan sınırı olduğunu anlayınca toprağı öpesimiz geldi. 2,5 saat yerine tam 6 saat sonra otelimize geldiğimizde annelerin ayakları uyumuş, babalar sinirden gerilmiş, 8’de yatmaya alışık siz çocuklar ise iyice zıbıtmıştınız. Hemen odaya yerleşip, yıkama masaj rutinimizi yapıp seni 2 saat gecikmeli olarak uykuna yatırdığımda üzerimden tır geçmiş gibiydi. Navigasyon olmayan zamanlarda ne yollardan geçtik kaybolmadık niye şimdi böyle bir şey oldu diye üzüldüysek de bu kötü başlangıcın tatilimizi zehretmesine izin vermemeye topluca karar verdik. Ha bi daha gidene kadar arabaya binmedik o ayrı…

Ertesi gün her zaman olduğu gibi Türkiye saati ile 7 oranın saati ile 6’da kalktığımızda Dodooo ve annesi çoktan bahçede turlamaya başlamıştı. Kahvaltımızı edip, otobüs ile şehir merkezine gittik. Şehrin etrafını çevreleyen Çin Seddi benzeri surları gezme faslını bebek arabaları ile yapamayacağımızdan, sizi uyutup babalara emanet edip önce anneler gezimizi yaptık sonra babalar birlikte gitti. Sur faslından sonra Old City’yi hep birlikte gezip, deniz kenarında bir deniz mahsulcüde soluğu aldık. Bu arada düzenli aralıklarla uygun olan her yerde seni bebek arabandan indirip 15-20 dakika istediğin gibi yürümene izin veriyor, seni daraltmamaya özen gösteriyorduk. Akşamüstü otelimize döndüğümüzde de önce parkta, sonra da plaj voleybolu sahasında kumlarda Dodoooo diye bağırarak deli gibi koşup tüm enerjini boşalttın. Normalde emdikten sonra yatağına uyanık olarak yatan sen, yorgunluktan emerken bayılınca o akşam ilk kez seni bebek arabana koyup akşam yemeğine indik. Dodoo ve sen güzel güzel uyurken biz de açık havada keyifli bir yemek yiyebildik.

İkinci gün ise 15 dakikalık deniz yolculuğu sonucunda ulaşılan, Lokrum adasına gittik. Yerleşim olmayan ve plajları ile ünlü bu adada çimlere yayılıp keyif yaptık. Dönüşte tekrar küçük bir Old City turu yaptık ve otelimize döndük. İkinci gün o kadar yorulmadığından ve hava çok geç karardığından aydınlık odamızda uykuya dalmakta zorlanınca bana yemeğe inmek hayal oldu. Seninle birlikte erkenden yatıp bir tatilin daha sonuna geldik.

Son gün 2,5 saatlik dönüş yolculuğumuz gerçekten 2,5 saat sürdü ve sağ salim Podgorica’ya ulaştık. Uçakta yolculuğumuz da gayet sakin geçti. Tatilin kötü başlangıcını saymazsak, iki çocukla yapılabilecek en güzel tatili yaptık. Sadece yemek konusunda sorun yaşadık ki onda da haklıydınız. Sen otelin peynir ve omletini beğenmedin, kahvaltını kavun ile yaptın, öğlenleri spagetti bolonez yedin. İkiniz de hiç alışık olmadığınız hazır meyve ve muhallebileri yemediniz onun yerine emmeye verdiniz kendinizi. Açlıktan zaar, dönüş yolunun son karesi olarak ayaklarınızı yemeğe karar verdiniz.

Tüm tatil boyu o kadar tatlıydınız ki, işe dönünce sadece seni değil Dodooomu da çok özledim. İkinize de bu uyumlu tavırlarınız nedeniyle ne kadar teşekkür etsek azdır.Sonuç olarak, Dubrovnik bebekle tatil için uygun bir seçimmiş ve biri gidişte biri dönüşte geçen 4 günde gayet idealmiş. Podgorica üzerinden gitmek ve Bobin kuk bölgesinde kalmak  doğru seçimler, iki bebekli aile 7 kişilik bir araba kiralamak yanlış seçimmiş. Navigasyona güvenip harita almamak ise düpedüz aptallıkmış. Her tatil ayrı bir tecrübe işte!

Temmuz ve Ağustos planları tamam. Yeni maceralar bizi bekliyor…

Home sweet home

İnsanoğlu kuş misali işte oğlum bi uyursun Marsilya’dasın bir uyanırsın evde koridordasın. İstanbul’daki son 100 yılın sıcağına inat 17 derece olan Marsilya’da havaalanı otelinde yorgan altında geçirdiğimiz güzel günden sonra geceyarısı 02.00’de uçağımıza bindik. Yine gayet güzel bir yolculukla evimize geldik.

Seni bilmem ama ben en çok senin yatağını özlemişim. O alçak park yataklara seni yatırmaya çalışmak belime hiç iyi gelmemiş! Yüksek yatağında kaybettiğimiz gündüz uykularını kazanmak için pış pış mücadelemize başladık. Bakalım ne kadar sürecek?

Bu tatilden çıkardığımız sonuçlar: Bebek ne kadar ufaksa tatil o kadar kolay, sadece anne sütü alan bebekle tatil çok kolay ve sen çok uyumlu bir bebeksin. Ama yine de 26 gün biraz uzunmuş. Seneye daha kısa bir tatilde rahatça koşup oynayacağın bir yer bulma çalışmalarımız başlamış bulunmaktadır.

Nice Günleri

Juan les Pins’teki evimiz sadece 16 gün için müsait olunca, biz de tatili o kadar kısa kesmek istemeyince başka bir ev daha kiralamak zorunda kalmıştık. Güzelim Antibes’i bırakıp 20 dakika uzaklıktaki büyük şehir Nice’e gelmek ne kadar zor geldi bilemezsin. Antibes, eski adıyla Antipolis, adı üzerinde polis=şehir, anti=karşı,  karşı şehir ya da şehrin karşısı.  Burada kast edilen şehir de Nice. Klişe bir şekilde ülkemizden bir örnek vermek gerekirse Nice İzmir’e, Antibes Karşıyaka’ya tekabül ediyor. Ailemizde böyle turistik bilgilerden baban sorumludur. Sor daha neler anlatır. Benden bu kadar.

Sayfiye hayatımızı bir kenara bırakıp Nice’e geçerken, her deliğe girip çıkabilmek için araba kiraladık. Avrupa’da otomatik vites anlayışı olmadığından, düz vites hiç kullanmamış babaya karşı en son 10 yıl önce kullanmış anne galip gelince, şöför Nebahat olarak iş başa düştü. Güney Fransa sahillerinde yaptığımız 1000 küsür kilometre ve gezilen onlarca yer(Eze, Ville Franche, Cap Ferrat, Cannes sur Mer, Biot, St.Tropez…vs) sonrasında elde var kocaman bir sıfır. Yok işte Antibes’den daha güzel biryer yok! Lafım özellikle dünya jet sosyetesinin kalbi St.Tropez’e. Evimize 68 km diye bağrımıza basıp uzun kalırız diye sabahın köründe gittiğimiz bu manasız yer, tam tamına 5 saat sürünce İstanbul trafiğine ettiğimiz tüm lafları geri aldık. 5 saat de dönüş ekleyince akşam uyku saatine yolda yakalandık ve sen tabi ki haklı olarak yaygarayı bastın. Roller değişince arkada seni sakinleştirmeye çalışan bir baba, aklı arka koltukta bir şöför anne olarak A8 denen otoban boyunca her mola yerinde durduk. Sonunda seni uyutmayı başardık ama bizim de sinirlerimiz harap oldu. En son baban neden 120’yle gidiyorsun hız limiti 130 sen de biraz hızlı git ama bile dedi!

Günlerce gezeceğiz adı altında trafikte helak olduğumuz için son 2 gün kendimize ödül olarak tembellik yapmaya karar verdik. Sabahtan akşama kadar Nice’in en güzel plajı  Castel Plage‘da keyif çatıp durduk. Sen de kah uyudun kah oynadın ama hep çok tatlıydın. Dönüşte Old Nice’in içinden geçip 150 çeşit dondurması olan Fenocchio’dan dondurmalarımızı alıp yıkanma saatine yetişmek üzere evimize doğru yola koyulduk. Seni güzelce uyuttuktan sonra terasımızda pizza&şarap keyfi yaparak bir tatilin daha sonuna geldik.

Merak ediyoruz acaba ilerde sevgilinle buralara gelip biliyor musun ben ilk yurtdışı tatilimi burda yapmıştım diyecek misin? Sen Antibes ne demek biliyor musun diye anlatırken sevgilin de seni benim babanı dinlediğim gibi hayran hayran dinleyeek mi?

Powered by WordPress | Designed by: seo company | Thanks to seo services, seo company and seo company