Category Archives: Meraklı Geziyor

İtalyanların İtalyası

Seviyoruz işte, ailecek bilmediğimiz yerlere gitmeyi, orayı keşfetmeyi, az da olsa oralı gibi hissetmeyi. Bu yıl tam olarak anladık ki sen de bizdensin. Düzenin konusunda oldukça hassas olmana rağmen özellikle seyahatlerde gösterdiğin müthiş uyumlu tavır, gittiğin yerlerdeki tek beklentinin basit bir bebek yatağı olması, her yeni yeri keşfederken gözlerinde gördüğümüz heyecan ve aynı dili konuşmasan bile herkesle iletişim kurmaya bu kadar hevesli olman gezgin ruhun sana da geçtiğinin göstergeleri.

Yine uyku saatine getirdiğimiz İstanbul-Roma uçuşumuz, senin uçak havalandıktan yaklaşık 5 dk. sonra uyumanla vukuatsız geçti. Bildiğimiz üzere, sen uyudu mu külçe gibi uyuyan ve oradan oraya taşınabilen bir çocuk değilsin, olamayacaksın da. Daha uçak tekerleklerini yere koyar koymaz gözlerini cin gibi açıp “deldikkkkkkkkkk” diye bağırdın. O andan sonra da geceyi geçireceğimiz otelimize gidene kadar ortalıkta koşturdun durdun. Sallama, pışpışlama, yanımıza alma gibi uyku şekillerinden hiç hazetmediğinden seni tekrar uykuya ikna etmek oldukça zor oldu.

Sabah ise bu 3 saatlik uyanıklık süresi hiç olmamışcasına tüm enerjinle güne başladın. 1,5 saatlik araba yolcuğunun sonuna evimize vardığımızda kuzenin Ryan(senin dilinde Nayn) ve sen kendinizi çimlere atıp hemen oyuna daldınız. Bu tatilde iki çocuklu olmak nasıl bir şey acaba diye merak ettiğim her şeyi bizzat idrak etmiş oldum. Gözüm korkmadı dersem yalan olur ama bunda 32 aylık kuzeninin tam bir 2 yaş krizinin ortasında olmasının da etkisi var tabi. Bir de günlük programlarınız o kadar farklıydı ki sürekli birbirinizi rahatsız etmemeniniz için çaba göstermek çok yorucu oluyordu. Sen dünyanın neresine gidersek gidelim akşam 8’de uyuyup sabah 6’dan itibaren kalkıyorsun. O ise gece 11 gibi anne ve babasıyla yatıyor sabah 11 gibi onlarla kalkıyor. O kalkıyor sen öğlen uykusuna yatıyorsun, sen kalkıyorsun o yatıyor, bildiğin köşe kapmaca. Dolayısıyla dönüşümlü olarak sessiz olmanız gerekiyor. Ama gel de bunu size anlat!

Roma’nın sayfiye yerlerinden olan Ronciglione’deki evimiz tam bir yayla havasına sahipti. Sabahları hafif puslu 13-16 derece sıcaklıkta çiğ yağmış çimenlerde seni ses çıkarmadan oyalamak oldukça zor olunca çözümü arabaya kaçmakta bulduk. “Aarbaaa” ve “aaahtar” bu ara favori kelimelerin, çılgın bir araba düşkünlüğün var. Bu konuda bana çekmişsin zira baban bile araba bilgim konusunda şaşırıp kaportacı çırağı ile mi evlendim diye sıklıkla merak etmektedir. Arabamızı tanıyalım seansından sonra, kahvaltımızı edip biraz da bahçede oynadıktan sonra saat 11 gibi maaile öğle uykusuna yatıp 2-3 saat dinleniyorduk. Sonra öğlen yemeğimizi yeyip, evimizin dibindeki Lago Di Vico’ya göle girmeye gidiyorduk. Akşamüstü Ronciglione’de dondurma keyfi yapıp 7 civarı evimize geçiyor, yemek, banyo uyku ritüelimizi gerçekleştiriyorduk. Çok sakin, çok dingin, doğayla ve seninle baş başa, telefonun bile çekmediği, internetin olmadığı, bol bol kitap okuduğumuz huzurlu bir haftaydı. İstanbul’da sürekli bir şeylere yetişmeye çalışırken insan ne kadar yorulduğunu anlamıyor da arada böyle durduğunda anlıyor bu dinginliğe olan ihtiyacını. 10 yıldır sadece 11 aylık bir doğum izni molasıyla aralıksız çalıştığım için herhalde, hele de senden sonra tatiller benim için eğlence odaklı olmaktan çok uzakta artık. Sadece 2 kez civarı gezecek gücü kendimizde bulabildik. Birinde Roma’ya diğerinde de yakınımızdaki 1500’lü yıllarda inşa edilmiş Bomarzo Canavar Parkı’na gittik. Sen tam anlamasan da kuzenin Ryan bu geziden çok memnun kaldı.

Birinci haftanın sonunda nispeten daha civcivli bir yer olan Silvi Marina’ya geçtik. Evimizin deniz kenarında ve iki katlı olması sabah seanslarımızın kolay geçmesini sağladı. Amcanları uyandırmadan hızlıca kahvaltını yaptırıp 7.30 gibi inin cinin top oynadığı plajda oluyor, öğlen sıcağı bastırmadan bol bol denize giriyor, saat 11’e doğru gözlerin kapanırken evimize gidip bi güzel uyuyorduk. Uyanıp yemeğimiz yiyor, bazen denize, bazen yürüyüşe, bazen de parklara gidiyorduk.

Yemek sorun olmayacakmış gibi gözükse de şaşırtıcı bir şekilde yine sorun oldu. Dubrovnik tatilimizden peynir seçtiğini bildiğimden, bu sefer hem beyaz peynirini hem kaşar peynirini vakumlatarak yanımda götürdüğüm için sabah kahvaltılarımız sorun olmadı.  Oranın meyveli yoğurtlarını çok sevdiğin için ara öğünlerin ve turuncu kavunlarına bayıldığın için meyven de sorun olmadı. Ama iş senin ana besin madden ete gelince çuvalladık. Ağırlıklı olarak kanlı kanlı kalın bisteccalar yedikleri için sana et bulmakta zorlandık. Bulduğumuz ince etler ise genellikle sığır etiydi sen onları çiğneyemedin. Pizza yemesine yerdin ama bu tatilimizde öğrendik ki gerçek İtalyanlar-artık üşengeçlikten midir bilinmez-öğlen asla pizza yemezler, pizza fırınlarını saat 18.00’den sonra yakarlarmış. Siz burayı Roma mı sandınız öğlen pizza yemek sadece turistlere göredir diye bir de dalga geçtiler bizle! Bazı akşamlar evimizin dibindeki pizzacıdan pizza alıp getiriyorduk ama ona da çok yüz vermedin. Balıkla da aran pek olmadığından deniz mahsulü lokantalarına gittiğimizde de yarı aç gezdin durdun. Makarna cennetinde canının pilav isteyeceğini tahmin ettiğimden evden getirdiğim pirinçle sana pilav yapıyor yanında da kasaptan aldığım hamburger köftesini veya schintzel kızartıyordum. Evdeki lezzetlere en yakın bunlardı.

Senin sosyalliğine gelince, ne baban ne ben böyle olmadığımızdan seni şaşkınlıkla izledik. Farklı bir dil konuşulduğunu anladın mı bilmiyorum ama seni gören ve seven herkes ciao(çav) dediğinden hemen bu lafı kaptın. Gayet aksanlı bir şekilde hem merhaba hem de baybay niyetine herkese çau çau deyip durdun. Sahilde arkana bile bakmadan altında çocuk olan her şemsiyeye kendi kendine gidip, onlarla arkadaş olup, oyuncaklarına sulandın. Allahtan İtalyanlar da bizim gibi çocuk sever bir millet de biz ezile büzüle seni oralardan toplayacağımıza uzaktan keyifle izledik sevimli sosyalleşme çabalarını. En bomba olay 8-9 yaşlarında bir kız çocuğu sana adını sorduğu sırada yaşandı. İtalyanca adını soran kıza bön bön bakınca, kız çok akıllı bir mavera ile önce kendini sonra arkadaşlarını göstererek teker teker isimlerini söyledi. Sonra seni işaret ederek tekrar sordu. Sen de gözlerin parlayarak “Memir” diye bağırdın. O an anladım ki çocukların dili, dini, ırkı yok. Siz dünya vatandaşınız, hepiniz…

Yalnız bu tatilde ilk kez sana çok çok çok sinirlendik babanla ikimiz. Araba ve anahtar sevdan bize çok pahalıya patlıyordu az kalsın. Evden çıkmak üzereyken babandan anahtarı istedin o da verdi. Sonra senden bir an gözümüzü ayırdık ve arabanın anahtarı yokoldu. Nereye koydun oğlum diye sordukça, “orda, burada” deyip bir sürü yer gösterdin ama yok yok, yer yarıldı anahtar içine girdi! Dönmemize 1 gün var, araba kiralık, Silvi’de ofisleri yok, anahtarı kaybettiğimizi söylesek ne zaman bize yedek anahtarı yetiştirirler, yetiştiremezlerse biz 4 saat uzaklıkta havaalanına nasıl gideriz, arabayı onlar nasıl alırlar gibi binbir düşünce içinde deli gibi anahtar ararken sen adda adda diye peşimizde dolaşınca iyice sinirlerimiz kalktı. Sakince tekrar aramak için seni odanda yatağına hapis bıraktık. Biraz ağladın ama plan başarılı oldu, sakin sakin arayınca anahtarı bulduk. Bulaşık makinesinin içine atmışsın! Bu da bize kocaman bir ders oldu artık senin eline önemli bir şey vermiyoruz.

Dönüş uçağımız 23.40’da olduğu için Fiumicino yakınlarında biraz vakit geçirmek üzere plan yaptık. Önce büyük markaların %70 indirimli mağazalarının bulunduğu CastelRomano Designer Outlet’e gittik. Pek alışveriş modumuzda olmadığımızdan şöyle bir gezip çıktık. Tatilimiz boyunca gördüğümüz ilk Türklere de tam da burada rastladık. Sanırım millet olarak seviyoruz pahalı markaları ölü eşek fiyatına almayı. Alışveriş için Roma’ya giden marka meraklıları şehir içinde vakit kaybetmemeli bence.

Sonra akşam kapanana kadar Zoomarine Aqua Park’ta vakit geçirdik. Böyle büyük bir eğlence merkezi için henüz çok küçükmüşsün onu anladık. Tek ilgini çeken bahçedeki sincap ve mini tren oldu. Oradaki kalabalık da benim midemi bulandırdı. Bir yandan böyle eğlenceleri tatmanı istiyorum bir yandan da kafam kalabalıkları kaldırmıyor. Nasıl olacak bu iş bilmiyorum.

Dönüşte havaalanında bebek arabanda zorla da olsa seni uyutmayı başardım. Ama uçağa binerken arabadan kucağıma transfer esnasında yine cin kesildin. İlk kez bir uçak yolculuğunda 1 saat filan uyumadın, hatta ağladın. Emzirsem de ışıklar açık olduğu için bir türlü uykuya dalamadın. Sonunda daldığında inişe geçmiştik zaten. İner inmez uyanıp eve varıncaya kadar da uyumayınca, ertesi günü nasıl çıkartacağımı kara kara düşündüm. Sabah 5’te uykuya daldın ve 5 saat deliksiz bir uyku çekerek bana büyük kıyak yaptın. Sen doğduğundan beri ilk kez 10’da yataktan çıkınca uçakta uyumayan çocuk da fena olmuyormuş diyerek bir tatilin daha sonuna geldik.

Aşırı doz Demir yüklemesinden sonra bugün işe gelmek çok koydu ama sadece 5 işgünü çalışıyoruz ve bayramı fırsat bilip hasretinle yanıp tutuşan anneane, dedeye doğru yelken açıyoruz.İşte benim asıl tatilim de tam orada başlıyor…

Biyometrik Demir

16.ay fotomuz olarak vize başvurusunda kullanmak üzere çektirdiğimiz biyotmetrik resmi kullanayım dedim. Geçen yıl miniminnacıktın vesikalığın çekilirken. Seni beyaz bir örtünün üzerine yatırmış öyle çektirmiştik. Bu yıl ise kocaman adam gibi oturdun sandalyeye sonra da dönüp oturduuuuu dedin. Etraftaki ışıklar, fotoğrafçı amcanın sana salladığı oyuncak, herşey o kadar ilgini çekti ki etrafını şok halinde seyrederken kımıldamadan bir sürü poz verdin. Aslında daha güzel güldüğün tonla kare vardı ama maalesef biyometrik fotoğraf standartları gereği fazla gülmeyen bir tanesini seçtik.

16.ayının getirdiği fazla muzuratlık ve hareketlilik nedeniyle resimde de görülmekte olan alın morluğu standart bir durum haline geldi evimizde. Artık haber değeri taşımıyor senin düşmelerin. Sen de pek tınmıyorsun zaten, seni düşerken gören kişilerin sakinleşmesi senin sakinleşmenden daha zor oluyor, ben dahil!

Biyometrik fotomuzdan da anlaşılacağı üzere bize yine yollar göründü. Geçen yılki Fransa, Mayıs’taki Hırvatistan maceralarımızdan sonra bu yazki istikametimiz İtalya. Gerçi İtalya’ya üçüncü, schengen ülkelerini genelindeki kaçıncı başvurumuz hatırlamıyorum ama hiçbir vize başvurusunda bu kadar kastırdıklarını hatırlamıyorum. Eğer kiraladığımız evleri iptal etme şansımız olsaydı inan vazgeçecektik o kadar soğuttular ki ülkelerinden. Halbuki şu anda büyük bir ekonomik kriz içerisindeler, turiste ihtiyaçları var, bu muamelenin gerekçesini anlyamıyorum. Neyse başvurumuz kabul edildi şimdi 5 ağustos Cuma gecesi bineceğimiz uçağımıza kadar pasaportlarımızın elimizde olmasını ümit ediyoruz.

İtalya’ya ilk ziyaretimizi 2006 yılında şimdiki Daltonlardan Alp’in anne ve babası ile yapmış, turla tatile gitmek hiç adetimiz olmadığı halde ölü eşşek fiyatına bulduğumuz turla 1 hafta boyunca klasik Türk turisti tadında Venedik, Floransa, Roma, Siena, Pisa vs. deliler gibi gezmiştik. Burada sevgili Hayal‘in kulaklarını çınlatmadan geçemeyeceğim zira kendisi ile tanışmamız da işte bu seyahate dayanmaktadır. Yıllar sonra kaderin bizi tekrar biraraya getirmesi meselelerine hiç girmeyeceğim 🙂

İkinci İtalya ziyaretimizi ise 2008 yılında Como’ya yapmış göl kıyısındaki otelimizde sakinliğin tadını çıkartmıştık. Daha sonra arabayla Portfino’ya kadar gitmiş Santa Margaritha Ligure’de kalıp hergün ayrı bir plajda güney İtalya sahillerini keşfetmiştik. İkinci tatilimizden sonra biraz da Under The Tuscan Sun filminin etkisiyle bir gün Toscana’da bir bağ evinde uzunca bir süre kalmayı ve İtalyanların İtalyasını yaşamayı istemiştik.

Geçen yıl sen çok küçük olduğun için dağın başında olmaya cesaret edememiş kendimizi Güney Fransa’nın güvenli sahillerinde bulmuştuk. Bu yılsa uzun araştırmalar ve bebek dostu ev arayışlarımızdan sonra Roma’ya doğru yola çıkıyoruz. İlk haftamızı Roma yakınlarındaki Lago Di Vico(Vico Gölü) kıyısındaki evimizde, ikinci haftayı ise Adriyatik kıyısındaki minik bir tatil kasabası olan Silvi’deki evimizde geçireceğiz.

Bu yıl tatil planlarını yapmakta biraz geç kalınca gideceğimiz yerleri biz değil, gideceğimiz yerler bizi seçti diyebiliriz. Önce 2 hafta Sardunya’ya gitmek üzere yola çıktıysak da gerek benim her-ihtimale-karşı-anakarada-olalım endişeme gerekse içimize sinen bir ev bulamamız nedeniyle rotayı Toscana’ya çevirdik. Toscana’daki bağ evleri şarap turizminden dolayı hızla dolunca bu sefer de Amalfi kıyılarını gezmek için harika bir üs olan Sorrento’yu gözümüze kestirdik. Dağların denizi dik kestiği Amalfi kıyılarında muhteşem evler olmasına rağmen, tepelere kurulmuş şehirler, dimdik yokuşlar ve merdivenler gözümüzü korkuttuğundan bunu da başka bir bahara erteledik.

Genelde evlerimizi ararken www.holidaylettings.co.uk ve www.homeaway.com adreslerini kullanıyoruz. Uçarken www.easyjet.com , www.blu-express.com gibi ucuz havayolu şirketlerini tercih ediyoruz.  Her yıl yurtdışında bu kadar uzun kaldığımızı görenler astoronomik paralar harcadığımızı düşünedursun biz aslında oldukça uygun bütçelere yeni yerler görerek çok güzel tatiller planlıyoruz. Daha doğrusu baban planlıyor çünkü bu onun hobisi.  Türkiye’deki birbirinin aynı tatil fabrikalarında 15 gün yapacağımız bir tatilin bedeli geceliği ortalama kişi başı 300 TL’den hesaplarsak-ki çok daha pahalıları da var  9.000 TL oluyor. Buna yol filan dahil değil.  Bu 15 günlük tatilin bize kabaca maliyeti ise 3.000 € yani bugünkü kurla 7.100 TL.

Doktor, kuaför, terzi, tatil tavsiye etmemeyi çeşitli tecrübelerimden çok iyi öğrendim. Herkesin tatil anlayışı gerçekten çok farklı. Biz 2 gezgin yay burcu olarak yeni yerler görmeyi her yıl birbirinin aynı yerlere gitmeye tercih ediyoruz. Yalnız bu yıl vizeye çok sinirlendik, baban seneye Dubai aktarmalı olarak Tanzanya’ya gitmemize karar verdi. Ciddiyim! Du bakalım arkadaşın Duru bi hayırlısıyla yeni evi olan Maldivler’e uçsun, bizi tropik adada yapılması gerekenler konusunda bilgilendirsin sonra ver elini Tanzanya…

Cıp Çıp Tatili

Bu seneki tatil ayımızı Ağustos olarak ilan etmiş, Ağustos’ta boş vakitlerimizde işe gelecek şekilde planlarımızı yapmıştık. Kasım’daki bayrama da 2 günlük bir yedek akçe ayırdıktan sonra bir de baktık ki hala 2 günlük iznimiz var bunu değerlendirmek lazım dedik. Hemen planlar yapıldı uçak biletleri alındı, istikamet Alaçatı. Yurtiçinde pek tatil yapmadığımızdan mıdır nedir sıra gelmemişti nedense Alaçatı’ya. Kısmet seninleymiş topladık valizlerimizi, Perşembe iş çıkışı 20.00 uçağıyla koyulduk yollara. Senin uyku saatine denk gelen uçak yolculuklarımız hep kolay geçiyor, çok şükür. Bu aralar emzirme konusunda kafası karışık annen, her uçağa binişinde yok ya iyi ki emziriyorum çok rahat oluyor diyor,  akşamına sen bin kere uyanınca ufff ya artık emzirmesem mi de diyor ya neyse!

Her ne kadar gitmeden bolca araştırsam, tecrübeli annelerden istek post yapsam da herkesin tatil tecrübesi kendine oluyormuş onu anladım. İlk planımız Alaçatı’da küçük bir otelde kalmak, kiraladığımız arabayla her gün başka bir plaja gitmek üzerine kuruluydu. Ne kadar yanlış bir seçim olduğunu anlamamız yaklaşık 6 saatimizi aldı. Otel sahibinin nazik yaklaşımı nedeniyle otelin adını ve olayın detaylarını vermeyeceğim ama özetle şunu söyleyebilirim küçük ve butik otellere gitmeden önce bebek yatağı&mama sandalyeleri olup olmadığını sormamız gerektiğini öğrenmiş olduk. Çocuk kabul ettiklerini söyleseler de bu ekipmanlara sahip olmayarak çocuklu aileleri çok da tercih etmediklerini gösteriyorlar ki kendilerine göre haklı olabilirler.

Gece yarısı otele giriş yaptığımız sırada seni uyandırmadan oto koltuğundan bebek arabana geçirmeyi nasıl başardım şaşıyorum gerçekten. Enteresan çocuksun vesselam, ne kadar derin uyursan uyu pozisyon değiştirirsek saniyesinde hiç uyumamış gibi birden bire cin kesiliyorsun. Halbuki kendi çocukluğumu hatırlıyorum, gezenti ailemle her türlü gece gezmesine gider orada ilk bulduğum yerde uyur sonra da hayal meyal babamın omuzlarında önce arabaya sonra eve taşındığımı hatırlar, sabah uyandığımda ise kendimi yatağımda bulurdum. E baban desen top patlasa uyanmaz, sen bu konuda kime çekmişsin hiç anlamıyorum. Uçaktan inerken seni slinge yerleştirince uyandın ve oto koltuğuna yerleşene kadar, hatta yolu yarılayana kadar da uyumadın.

Gecenin bir yarısı bebek yatağımız olmayacağını öğrenince çaresiz seni aramıza yatırdım. Etrafımda kah isteyerek kah istemeyerek çocukları ile yatan o kadar çok arkadaşım var ki bu konuda şaka yapıyormuşum gibi algılıyorlar ama sen gerçek anlamda bizim yanımızda U-YU-MU-YOR-SUN! Mutlaka birlikte yatılması gerekir diyenlere de gıcık oluyorum zira her çocuğun bir tercihi oluyor işte. Bizle yatmadığın için odasına terk edilmiş, mutsuz, huzursuz bir çocuk değilsin bilakis her akşam istisnasız aynı saatte, itirazsız kendi kendine uyuyan bir çocuksun. Küçükken zorda kalırsak 1-2 gece idare edebiliyorduk ama büyüdükçe gerçekten imkansız oluyor. Sabahları uyanınca seni bizim yatağa getirip emzirdiğimden sen sağında solunda bizi görünce sabah oldu sanıyor yatakta zıplamaya hoplamaya başlıyorsun. Otelde uykuya daldıktan kısa bir süre uykumdan hoplayarak uyanıp yatağın ayak ucuna doğru koşar adımlarla giden seni nasıl yakaladım bir ben biliyorum. Sonra da uyutabilene aşk olsun. Yatağında sağa sola dönerek uykuya dalabilen sen oyuncak ineğini babanın burnuna sokmalar mı istersin, yatağın başındaki lambaları sökmeye çalışmalar mı istersin neler yapmadın ki! Her zamanki gibi sabah 6’da güne başlayana kadar kaç kere uyandın ve bu hareketleri yaptın ben sayamadım. Yataktan düşeceksin korkusuna sanırım hiç ama hiç uyumadım. O saatte otelin diğer konuklarını rahatsız etmemek için seni alıp dışarı çıkarttım. Sabah serinliğinde biraz dolaştıktan sonra otelde kahvaltı ettik. Allahtan eski püskü bir İKEA mama sandalyesi vardı da seni oturtabilmeyi başardım. Daha sonra babanı kaldırıp bu şekilde 3 gece daha geçirmemizin imkansız olduğunu söyledim, tasımızı tarağımızı toplayıp butik otelimizden çıktık.

Tur şirketlerini arayıp ne kadar büyük otel varsa hepsinden yer sordum ama nafile, her yer tıka basa doluydu. Bindik arabaya kıyı, koy gezmeye başladık. Bir sürü otelin önünden geçtikten, telefonla yer sorduktan sonra Dalyanköy’e geldik. Daha önce anneannenden methini duyduğum Ladin Otel’in önüne gelince şeytan dürttü, babana hadi gir yer sor dedim. Şansımıza bir tane odaları varmış. İşte o noktadan sonra şansımız döndü.

80’lerden kalma ama içi yenilenmiş minik ama sevimli bir otel Çeşme Ladin. Kendine ait koyuyla Çeşme’nin meşhur rüzgarından, soğuk denizinden nasibini almamış sessiz, sakin, mütevazı bir yer. Bize pek hitap etmeyen tatil fabrikalarından değil yani. Kumsuz plajına rağmen çocukları düşünerek bir adet kumlu bir adet de kumsuz çocuk oyun alanı hazırlamışlar ki seni ve senden daha büyük olan pek çok çocuğu oyalamaya rahatça yetti de arttı bile.

Seninle yapacağımız deniz tatilini nedense çok yorucu tahayyül etmiştim. Önden sen arkadan ben koşup, yorgunluktan öleceğim sanmıştım, oysa hiç öyle olmadı. Sabahları 6-7 gibi uyanıyor, bir saat kadar odamızda oyalandıktan sonra ailecek kahvaltıya iniyor, 9 gibi sahile geçiyor 11’e kadar denizde, kumda, oyun alanında takılıp 11 gibi ana oğul odamıza çekiliyorduk. Deniz ve güneşten yorulan sen 2,5-3 saatlik öğle uykuları yapıyor, bana hem kitap okuyacak hem de uyuyacak bolca vakit bırakıyordun. 2 gibi sahile inip öğle yemeği yiyor, 3 gibi tekrar kendimizi serin sulara bırakıyorduk. 5 gibi odamıza geri dönüp yıkanıp paklanıp civarı gezmeye gidiyor, akşam yemeği saatine tekrar otelimizde oluyorduk. Akşamüstü arabada hafif şekerlemeler yaptığın için uyku saatinde yarım/bir saatlik kaymalar oluyor biz de fırsattan istifade akşam yemeğinin tadına varıyorduk. Yüzmeyi bu kadar sevmeseydin, “anni hadi cıp çıppp” diye tutturmasaydın,  ya da butik otelde kalsaydık sürekli bangır bangır müzik çalan tıklım tıkış plajlara gitmek zorunda kalsaydık, sen arabada kısa kısa uykular yapıp bana dinlenecek vakit bırakmasaydın bu kadar güzel geçer miydi bilmiyorum. Çeşme uzmanı değilim ama bence Çeşme’de çocukla gidilebilecek en güzel otellerden birindeydik.

Oteldeki konukların profili genelde 70+ tontonlar veya çocuklu ailelerdi. Benim çocuğum dünyanın en tatlı çocuğu diyen annelerden olmadığım için sana gerek oteldeki yaşlı amca ve teyzelerin gerekse otel personelinin gösterdiği aşırı ilgiyi şaşkınlıkla izledim. Bize çok normal gelen çatal ve kaşık kullanarak kendi kendine yemek yemen herkesi o kadar şaşırttı ki etrafımızdaki herkes seni izleyip sana laf atıyorlardı. Hele sahilde günde 2 kere ağzını şapırdata şapırdata meyvelerini götürmen yeni bir akım başlattı, herkes “Yaw bu çocuk canımızı çektirdi” diyerek seninle meyve saati yapmaya başladı. Seni yemek konusunda tamamen serbest bırakma yaklaşımımız nedeniyle kendi kendimizi tebrik ededuralım, oyun alanında henüz 2 yaşını bitirmemiş ama 4 yaş görünümlü elinde cips göbeği yağ içindeki çocuğun annesi yanıma yaklaşıp senin kaç aylık olduğunu sordu. Kendi tahmini 11’di ben 16 deyince kadın ufak çaplı bir şok geçirip “Ay sizin de eşinizin de boyu posu pek yerinde bu çocuk niye böyle ufacıcık kalmış?” demesin mi? Huzurumu kaçırmamak için cevap vermedim, yemiyor pek sadece anne sütü alıyor dedim. Akşam yemeğinde elinde tabak çocuğun peşinde koşarak ağzına yemekler tıktığını görünce şaşırdım mı? Hayır tabiî ki de.

Şimdiye kadar neyi doğru yaptığını düşünüyorsun diye sorarsan tek bir cevabım olur o da yemek konusu. Çocuklarına yemek yedirirken gerilen anneler, ağlayan çocuklar gördükçe içim acıyor resmen. Birileri restoranda çocuğumuzla yemek yiyemiyoruz, Avrupalı anneler nasıl yapıyor dedikçe sinirlerim kalkıyor. Bizim için senin yemek yediğin vakitler güzel molalar. Evdeyken sen sabah kahvaltını ederken ben bütün evi toplayabiliyorum mesela. Dışarıdayken dönüp sana bakmaksızın iki çift laf edebilecek, rahatça yemek yiyebilecek en az yarım saat mutlaka veriyorsun. Ha çok mu yemek yiyorsun? Bence evet, etraftaki çocuklara kıyasla kocaman bir hayır. Daha 10 kiloyu aşamamış, abur cuburla tanışmamış, şeker/çikolata yemeyen 16 aylık bir bebeksin ve yemek yemekten kesinlikle zevk alıyorsun. Şimdiye kadarki tek kaçamağımız bu tatilde sana sade dondurma yedirmek oldu. Sanırım ağrıyan dişlerine çok iyi geldi yalamak yerine direkt ısırmaya başladın. Kendim çok sevdiğimden midir yoksa bana masum geldiğinden midir artık dondurma yiyebileceğine kanaat getirdim.

Şu kısacık tatilde bir kez daha anladım ki hiçbir şey beni işe gitmek kadar yormuyor. İş, trafik , ev işi, yemek sorumluluğu olmadan sadece ve sadece seninle tüm gün vakit geçirmek değil beni yormak ruhumu da bedenimi de dinlendiriyor.

Demir ve Dodo Dubrovnik’te

Babanla bu yaz için tatil planlarımızı netleştirmeden önce yürüyen çocukla yurtdışı tatili demosu yapmaya karar vermiş, gözümüze kısa 19 Mayıs tatilini kestirmiştik. Daltonların en küçüğü Dodooo ve ailesi de fikre sıcak bakınca, çok gezenti bu iki ailenin ortak olarak görmediği bir yer arayışı sonucunda Dubrovnik’e gitmeye karar verdik.

Direkt Dubrovnik uçuşları çok pahalı olduğu için, THY ile Karadağ’ın başkenti Podgorica’ya uçup, kiralık arabamız ile yapacağımız 2,5 saatlik yolculuktan sonra Dubrovnik’e ulaşmayı planladık. Hatta bu yolculuğu daha keyifli hale getirmek için iki ayrı araba yerine bir tane 7 kişilik araba kiraladık. Otel mi ev mi seçimini bu sefer otelden yana kullandık, zira Dubrovnik-Old City civarındaki evlerin yokuş ve merdiven problemleri bebek arabası ile bizi rahat ettirmeyecek gibi gözüküyordu. Dubrovnik merkeze araba ile 10-15 dk mesafede Bobin Kuk denilen bir bölgedeki otellerden birini seçtik.

Şimdiye kadar seninle 5 kez uçağa binmemize rağmen anlatılan kötü uçak hikayeleri nedeniyle bu sefer seni oyalamak ile ilgili biraz endişeliydim.  Yıllar evvel daha seni yapma fikri bile ortada yokken, havaalanlarının birinde 2 yaş civarındaki yabancı bir çocuğun kendi minyatür bavulunu çektiğini ve uslu uslu sırada beklediğini görmüş, bu yaşta bile sorumluluk vermenin ne kadar güzel olduğunu babanla konuşmuştuk. Nedense bu olayı hatırlayıp sana bir bavul almaya karar verdim. Uzuuun araştırmalardan sonra sokak arasındaki bir kırtasiyede çok komik bir fiyata bulabildiğim, kendisi de oyuncak olan bir çek-çek bavul alıp, içine daha önce görmediğin kitaplar ve sevdiğin oyuncaklardan oluşan bir set hazırladım. İyi ki de hazırlamışım. Havaalanındaki yoğunluk nedeniyle uçağın içerisinde klimalar kapalı bir şekilde 45 dakika bekletilmemize rağmen seni oyalamak gayet kolay oldu. Şansımıza önümüz arkamız sağımız solumuz arkadaşın Çınar’ın babaannesi, dedesi ve onların matrak arkadaş grupları ile doluydu. Hepsi seni sevip, sana şirinlikler yaptılar. Arada söylendiğinde, değil rahatsız olmak seni tebrik ettiler o havasız ortamda gayet iyi idare ettiğin için. Pencere açma kapama, tepsi açma kapama gibi faaliyetlerden sonra bavulundaki ilk kozum olan Çıkartmalı Tatil Kitabıma  başvurdum. Çıkartma ile oynamak için acaba erken mi diye düşündüysem de çok işe yaradı. Tabi ki çıkartmaları yerinden çıkartamadın ama benim çıkartıp senin parmağına yapıştırdıklarımı zevkle sağa sola yapıştırdın. Nihayet kalkışa geçtiğimizde uyku saatin geldiğinden hemen uyuyup, 1,5 saatlik yolculuğu kucağımda huzurla uyuyarak geçirdin. Bu arada birkaç sıra arkamızdaki Dodoooo da benzer bir performans sergiledi.

Çocukla seyahat etmenin güzel tarafları da var aslında. Karadağa indiğimizde kendi ülkemizde beklemeye mahkum edildiğimiz uzun pasaport kuyruğuna inat hiçbir talebimiz olmadan bir görevli bizi alıp, tamamen Türklerden oluşan pasaport kontrol kuyruğunun en önüne getirdi. Kimse itiraz etmediği gibi, herkes gerçekten size sevgiyle bakıp el salladılar.

Kiraladığımız aracı almamız hızlı oldu ama, 2 oto koltuğunu monte etmeyi bilmedikleri için hareket etmemiz yaklaşık 1,5 saat sürdü. İlk planımız sizi arkadaki oldukça dar ikili koltuk bölümüne oturtmaktı(bakınız foto). Koltuklar bir türlü bağlanamayınca, sana oto koltuğu seçerken fazlasıyla koltuk incelemiş ve videolarını izlemiş olmanın etkisiyle koltukların düz değil ters bağlanan koltuklar olduğunu sonunda anlayabildim. Hal böyle olunca resimde gördüğün daracık yere siz değil, biz anneler aman canım ne olacak şunun şurasında 2,5 saat diyerek oturduk, sonradan olacaklardan habersiz…

Güle oynaya başlayan yolculuğumuz, gerçekten 2,5 saat boyunca da öyle gitti. Bir sen uyudun bir Doruk, bir sen onu uyandırdın, bir o seni, şarkılar türkülerle, arada verilen emzirme molaları ile idare ettik. Artık varmamız gereken aralıkta bir türlü Hırvatistan sınırı ile karşılaşamadık. En sonunda girilmez tabelası olan bir yerden navigasyon cihazının nadide yönlendirmesi ile başka yola saptırıldık. Olanlar ondan sonra oldu, önce bir tali yol, ardından bir toprak yol, geri dönmemek için inat eden 2 baba derken biz resmen kaybolduk. Düşün ki o kadar alakasız yerlerdeydik, telefonlarımız bile çekmiyor, google mapten bile faydalanamıyorduk. Sabahtan beri sadece emip kahvaltı dahil adam gibi hiç birşey yemeyen sen açlıktan ve saatlerdir oto koltuğunda oturmanın da etkisiyle huysuzlanmaya başladın. Hayatımda gördüğüm en huzurlu bebeklerden biri olan Dodooo da su kaynatmaya başladı. Biz anneler olarak arkamıza yığılmış bavullar nedeniyle hapsolduğumuz yerden çıkamadığımızdan, ara ara durup sizleri sakinleşme, emzirmek üzere bize getirme, altlarınızı değiştirme gibi görevler babalara düşüyordu. Koskocaman bir Karadağ&Bosna Hersek turundan sonra tekrar o girilmez tabelasının önüne geldiğimizde kendisinin Hırvatistan sınırı olduğunu anlayınca toprağı öpesimiz geldi. 2,5 saat yerine tam 6 saat sonra otelimize geldiğimizde annelerin ayakları uyumuş, babalar sinirden gerilmiş, 8’de yatmaya alışık siz çocuklar ise iyice zıbıtmıştınız. Hemen odaya yerleşip, yıkama masaj rutinimizi yapıp seni 2 saat gecikmeli olarak uykuna yatırdığımda üzerimden tır geçmiş gibiydi. Navigasyon olmayan zamanlarda ne yollardan geçtik kaybolmadık niye şimdi böyle bir şey oldu diye üzüldüysek de bu kötü başlangıcın tatilimizi zehretmesine izin vermemeye topluca karar verdik. Ha bi daha gidene kadar arabaya binmedik o ayrı…

Ertesi gün her zaman olduğu gibi Türkiye saati ile 7 oranın saati ile 6’da kalktığımızda Dodooo ve annesi çoktan bahçede turlamaya başlamıştı. Kahvaltımızı edip, otobüs ile şehir merkezine gittik. Şehrin etrafını çevreleyen Çin Seddi benzeri surları gezme faslını bebek arabaları ile yapamayacağımızdan, sizi uyutup babalara emanet edip önce anneler gezimizi yaptık sonra babalar birlikte gitti. Sur faslından sonra Old City’yi hep birlikte gezip, deniz kenarında bir deniz mahsulcüde soluğu aldık. Bu arada düzenli aralıklarla uygun olan her yerde seni bebek arabandan indirip 15-20 dakika istediğin gibi yürümene izin veriyor, seni daraltmamaya özen gösteriyorduk. Akşamüstü otelimize döndüğümüzde de önce parkta, sonra da plaj voleybolu sahasında kumlarda Dodoooo diye bağırarak deli gibi koşup tüm enerjini boşalttın. Normalde emdikten sonra yatağına uyanık olarak yatan sen, yorgunluktan emerken bayılınca o akşam ilk kez seni bebek arabana koyup akşam yemeğine indik. Dodoo ve sen güzel güzel uyurken biz de açık havada keyifli bir yemek yiyebildik.

İkinci gün ise 15 dakikalık deniz yolculuğu sonucunda ulaşılan, Lokrum adasına gittik. Yerleşim olmayan ve plajları ile ünlü bu adada çimlere yayılıp keyif yaptık. Dönüşte tekrar küçük bir Old City turu yaptık ve otelimize döndük. İkinci gün o kadar yorulmadığından ve hava çok geç karardığından aydınlık odamızda uykuya dalmakta zorlanınca bana yemeğe inmek hayal oldu. Seninle birlikte erkenden yatıp bir tatilin daha sonuna geldik.

Son gün 2,5 saatlik dönüş yolculuğumuz gerçekten 2,5 saat sürdü ve sağ salim Podgorica’ya ulaştık. Uçakta yolculuğumuz da gayet sakin geçti. Tatilin kötü başlangıcını saymazsak, iki çocukla yapılabilecek en güzel tatili yaptık. Sadece yemek konusunda sorun yaşadık ki onda da haklıydınız. Sen otelin peynir ve omletini beğenmedin, kahvaltını kavun ile yaptın, öğlenleri spagetti bolonez yedin. İkiniz de hiç alışık olmadığınız hazır meyve ve muhallebileri yemediniz onun yerine emmeye verdiniz kendinizi. Açlıktan zaar, dönüş yolunun son karesi olarak ayaklarınızı yemeğe karar verdiniz.

Tüm tatil boyu o kadar tatlıydınız ki, işe dönünce sadece seni değil Dodooomu da çok özledim. İkinize de bu uyumlu tavırlarınız nedeniyle ne kadar teşekkür etsek azdır.Sonuç olarak, Dubrovnik bebekle tatil için uygun bir seçimmiş ve biri gidişte biri dönüşte geçen 4 günde gayet idealmiş. Podgorica üzerinden gitmek ve Bobin kuk bölgesinde kalmak  doğru seçimler, iki bebekli aile 7 kişilik bir araba kiralamak yanlış seçimmiş. Navigasyona güvenip harita almamak ise düpedüz aptallıkmış. Her tatil ayrı bir tecrübe işte!

Temmuz ve Ağustos planları tamam. Yeni maceralar bizi bekliyor…

1.Saklıköy Kuzen Buluşması

Bu hafta sonu Bursa’dan gelen amcan, yengen ve kuzenin Ryan ile birlikte Polonezköy’de çok sevdiğimiz bir otel olan Saklıköy’deydik. Önce bu mevsimde iki bebekle rahat edebilir miyiz diye endişelendiysek de,  şansımıza hava erken bir bahar yaşattı bize. Siz çimlerde koşup emeklediniz, biz de hasret giderdik. Ryan annesinin Faslı olması nedeniyle 3 dilli(Fransızca,Türkçe,Arapça) bir bebek olmasına rağmen konuşmayı o kadar güzel öğrenmiş ki söylediği çetrefilli sözcüklerle bizi çok eğlendirdi. Bir kere daha anladım ki siz bebek milleti ile her dönem ayrı bir güzel oluyor. Biz Ryan’ın tatlı diline vurulmuşken onlar da senin henüz yürüyememene özendiler. Zira 26 aylık Ryan 0-100 metre rekorlarını kıracak bir hızla koşabiliyor. Mekan alabildiğine uçsuz bucaksız olunca uzakta küçük bir nokta haline dönüşmesi an meselesi oluyor. Gel gör ki atları o kadar çok seviyor ki, o yerinde durmayan çocuk 45 dakika boyunca gıkını çıkartmadan ata binebiliyor. Aslında bir binicilik klübü olan bu güzel yerde,  baban ve Ryan ata binerken sen de manejde güzeeeeel bir uyku çektin.

Akşam yemeğine katılabilmek için saat 18.00 gibi seni yatırmayı denedim.  O saatte yatmaya alışık olmadığın için 45 dakika kadar yatakta tepindikten sonra uykuya daldın. Yatış o yatış, bir daha kaldıramadım. Benim seni birazcık geç yatırma ve hep birlikte akşam yemeği yeme hayallerim suya düştü tabi. Buradan çıkartacağımız sonuç: seni geç yatırmak üzerine plan program yapılmamalı, pirince gideceğim diye evdeki bulgurdan da olmamalı 🙂  İşin enteresan tarafı hem akşam yemeği yemeden hem de emmeden gece uykuna geçmiş oldun ve 6 saat sonra kalktın. Demek gece uykusu ve tokluk arasında sandığım kadar sıkı bir ilişki yokmuş, senin biyoritmin uyku saatin yaklaşınca diğer değişkenlerden bağımsız olarak uykuya geçiyormuş. Bu iyi haber sanki, hani emme faslı kapanınca uyuma, ya da benden başka birinin seni uyutması açısından bakılırsa. Peki neden hala denemiyorum? Bilmiyorum, sanırım gerek görmüyorum. Seni her akşam uykuya yatırmayı seviyorum.

Bebekleri bu derece özgür olmak istedikleri bir dönemde kucakta tutmaya çalışıp, durmayınca da ay çok hareketli bu diye şikayet etmek,  kendi keyfimiz için bir cafeye götürüp 2 saat boyunca mama sandalyesinde oturmalarını beklemek, durmayınca da ama bebekle de hiç birşey yapılamıyor diye hayıflanmak bize göre değil. Sen bize değil biz sana uymalı senin de zevk alabileceğin seçimler yapmalıyız. İşte Saklıköy böyle biryer. Gerçek bahar geldiğinde, sen de koşmaya başladığında sıklıkla buraya kaçma kararı aldık. Senin dediğin gibi dellll bahar delllllll….

Sapanca

Hafta sonu, yine babanın bir toplantısı için bu sefer de Sapanca Güral Otel’deydik. Cuma-Pazar  gitmemize rağmen sebze çorban, köften, peynirin, pekmezin, muhallebin, tedbir amaçlı ilaçların, süt sağma makinemiz derken yine klasik kırmızı mini bavulun tıka basa doldu. Sadece emdiğin günleri o kadar özlüyorum ki. Hayat benim için çok kolaydı o zamanlar. Bizim yediğimiz herşeyi yemeye başlayınca tekrar rahatlayacağız sanırım. Yemek sorunsalı yüzünden 2 günden uzun seyahatleri geri çevirmek zorunda kalıyorum ki bu durum hiç hoşuma gitmiyor. Baban Mart’ta yine Londra yolcusu, bizse ilk kez ben istemedim diye evde kalacağız. Seyahatler bir yere kaçmıyor ya! Mayıs’ta sen herşeyi yemeye başladığında bir sürpriz yapabiliriz. Sen böyle uyumlu olduktan sonra J

Gelelim orada neler yaptığına. Uzun zamandır bir araya gelmenizi merakla beklediğim fasulye sırığımız Ömer ile oynadın. İkiniz de çok tatlıydınız. Unutkan annen sizin resminizi çekmediği için çok pişman! Çoktan abla olmayı hak etmiş Lal’le de çok güzel vakit geçirdin. Seni emeklemen için yerlere bırakıyor olmam, yere düşen oyuncaklarını silmeden yıkamadan sana geri vermem insanların dehşet dolu bakışlarını üzerimizde toplasa da ikimiz de durumdan çok memnunduk. Şu anda seni zapdetmeye çalışsam, onu atma, bunu yapma, dur oraya gitme desem kendimi ve seni sıkmaktan başka bir işe yaramayacak. O yüzden evet kabul ediyorum ben hijyenik bir anne değilim. Şimdiye kadar da bir zararını görmedim. Bilakis bu kadar huzurlu oluşunu buna borçlu olduğumuzu düşünüyorum.

Benim çocuğum ne zaman 2 saatlik öğlen uykuları uyuyacak diye merak ederken beklenen oldu. Sapanca’nın havasından mı suyundan mı bilmiyorum ilk kez tam 2 saat 15 dakikalık bir öğle uykusu yaptın. Gel gör ki bebek yatağını beğenmediğin için yanımda yatıyordun ve ben hiç uyuyamadım. Çünkü bir gece önce yatağın ayak  ucuna kadar gitmiş uçurumun kenarında uyuyakalmışsın ve benim ruhum bile duymamış! Birlikte yatma işi hiç bize göre değilmiş oğlum. Hem sen rahatsız olup bizden uzaklaşabildiğin kadar uzaklaşıyorsun bense varlığını unutup uyuyakalıyorum ve çok tehlikeli durumlar oluşuyor. Neyse akşamüstü 5’te öğle uykundan kalkınca gece yatış saatini 1 saat ileriye çekerek, katılmayacağımı düşündüğüm akşam yemeğine  de katıldım. Ertesi gün sana bakmak için gönüllüler artınca bir de SPA kaçamağı yaptım ki nasıl iyi geldi bilemezsin.

Hafta sonları hatırladığımdan da kısaymış meğersem. Oldukça yapışık yaşamamıza rağmen sana hiç doyamadığım gibi, bugünkü Pazartesi sendromum da çok ağır oldu. Allahtan hafta içleri de hatırladığımdan hızlı geçiyor da tekrar sana kavuşmam uzun sürmüyor.

Powered by WordPress | Designed by: seo company | Thanks to seo services, seo company and seo company