Monthly Archives: Haziran 2011

Sokak Çocuğu

15.ay sonu itibariyle günlük programın şu şekilde geçiyor

06.00-06.30 Kalkış&Anne sütü

08.00   Tereyağında 1 yumurtadan peynirli omlet

           1 dilim tam buğday ekmeğine kaşarlı tost

           3-4 siyah zeytin

09.00-10.30 Bahçede top oynama&bisiklete binme

10.30 Yoğurt+meyve veya keşkül+meyve

11.00-13.00  Uyku

14.30 Et+pilav/makarna+yoğurt/ayran

15.00-18.00 Park ziyareti

18.00 Muzlu muhallebi/yoğurt

18.30-19.30 Evde Oğuz’la oyunlar

19.30 Ailece yenilen ev yemekleri

19.45 Banyo&masaj

20.00 Anne sütü&uyku

04.00 Anne sütü

Öğlen uykularını hafta içi 2 saate çıkartmış bulunmakla beraber(sonunda!), hafta sonları bizimle daha çok vakit geçirmek istemene bağladığım az uyuma sendromun devam etmekte. Sabah kalkış saatini 07.00 ve sonrasına çekmişken tekrar 06.00 civarına geri dönmek de pek eğlenceli olmadı. Günlük toplamda 12 saat uyuman bana az gelse de enerjine bakıldığında sana yetiyor da artıyor gibi gözüküyor.

Bu ara iyice dillendin. Sana söylenen her kelimeyi birebir tekrar ediyor, canın istediği zaman da kullanıyorsun. En çok kuzenin Mina’nın adını söyleşine bitiyorum. İlk M harfini yutarak sonundaki a’yı uzatarak Hımnaaaa tarzında bir şey söylüyor, hemen arkasından teydeee diyerek onların bir ikili olduğunu bildiğini ima ediyorsun. Yapmaman gereken bir şeyi söylediğimde Demircim duydun mu diye soruyorum ve sen bana duyduuuu diyorsun. Köpte, şuuu, oturdu, bass, bezemle(bezelye) sıklıkla kullandığın sözcükler. Ouuu’dan Oğusss’a terfi eden arkadaşını hemen her akşam sayıklıyor annesine de askerden tanırmışcasına sadece Dedaaa(Seda) diyorsun. Akşam yemeğinde karnın doyduğunda banyuuuu diyerek hadi beni yıkayın mesajı veriyorsun. Gitti ve geldi kelimelerini cümle içinde kullanıyor Hımnaaa ditti, nereye gitti oğlum addaaa dede diyorsun. Mina’nın dedenin yanına yazlığa gittiğini anlayıp da mı kuruyorsun bu cümleleri bilmiyorum ama iletişime geçmiş olmandan acayip keyif alıyorum.

Tam bir sokak çocuğu oldun. Akşamüstleri işten gelip sana sarıldığımda üzerine sinen ve bana çocukluğumu hatırlatan toprakla karışık sokak kokusunu açıklayamadığım bir hazla içime çekiyorum. Geçtiğimiz hafta sonu bizim evin bahçesindeki yerden hafif bir eğimle yükselen incir ağacına tırmanmaya çalışırken ayağın kaydı ve bacağının yanı ağaca sürtünüp tahriş oldu, şöyle bir bakıp devam ettin. Seni mutlulukla izlerken fark ettim ki daha sana hamile bile değilken aynen böyle bir erkek çocuğu hayal ediyordum, haşarı, mutlu ve huzurlu… Beni anne olarak seçmen için ne yaptım bilmiyorum ama hala her gün varlığın için şükredecek sebepler bulabiliyorum.

Pis bir sokak çocuğu olmanın yansımalarını da yaşamıyor değiliz. Bu hafta arka arkaya önce bir göz enfeksiyonu daha sonra da 6 gün süren bir ishal vakası yaşadık. Kıpkırmızı olan sağ gözün 4 gün boyunca geçmeyince soluğu göz doktorunda aldık. Aslında 1. yaş kontrolünü yaptırdığımız Dr.Şule Ziylan’a gitmeyi planlıyordum. Şule Hanım işinde çok uzman bir doktora benzemekle beraber, “Artık çocuğunuzu renkli kutunun nimetlerinden mahrum bırakmayın, 1 yaşından sonra TV’nin göze hiçbir zararı yoktur” beyanatından sonra ufak bir fikir ayrılığı yaşamıştık. Kontrole seni götüren anneannenle deden bana kenardan baaak gördün mü edasıyla nanik yaparken, ben kibarca neden izlettirmek istemediğimi bilimsel olarak açıkladım. Şimdi burada beyin gelişimi filan diye atıp tutmayacağım, herkesin kendi tercihi, NASA’ya bilim adamı yetiştirmiyorum belki ama beyninin mümkün olduğunca gerçek dünya ile meşgul olmasını tercih ediyorum diyelim. Senin ablan sadece sana bakmakla yükümlü, seni televizyonun karşısına oturtup yapacağı işleri ben akşam kendim yapmaktan yüksünmüyorum.  Ayrıca senin de izlemek gibi bir talebin yok. Doğduğundan beri hiçbir akşam yemeği sofrasında televizyonun açık olduğunu görmedin, dolayısıyla tv olmadan yemek yememe gibi bir sendromun yok. Senin sendromun anne ve baba aynı anda sofrada bulunmazsa yememe şeklinde kendini gösteriyor, herkes alıştığını arıyor yani. Epeydir yazmıyorum ya uzatasım geldi zaar, neyse Şule Hanım’ın Anadolu yakasındaki randevularının 3 hafta dolu olduğunu öğrenince yeni bir doktor arayışına girdim. Büyük teyzenin tavsiyesi ve hatta bizzat seni alıp götürmesi sayesinde Amerikan Hastanesi’nin Göz Hastalıkları Bölümü Başkanı Osman Oram’a transfer olduk. Büyük ihtimalle mikrop kaptığını söyleyerek 2 damla verdi ama sen bu damlalar yüzünden gözünü daha çok kaşıyıp sol gözüne de bulaştırınca, ben damlaları kestim. Kontrole gittiğimizde de doğru bir şey yaptığımı öğrenip rahatladım. Doktorun damlaları kaşıntıyı azaltsın diye vermiş, kaşıntıyı tetiklediyse bu tip durumlarda hiç damla kullanmamak en doğru yöntemmiş. Göz konusunda endişe edilecek durum, sarı iltihap şeklinde gözün birbirine yapışması ve açılamaması durumlarıymış. Bunun dışında sal gitsin dedi özetle. Dediği de çıktı damlayı bıraktıktan 4-5 gün sonra tamamen geçmişti. Bu doktorla tv mevzusuna girmedim ama kendisini sevdim. İhtiyacımız olduğunda hangisi müsaitse ona gidebiliriz, yedekli çalışmakta fayda var.

İshale gelince, sadece pilav,muz ve yoğurt yediğin 4. zafer günün sonunda ev tartısında -500 gr görünce  endişelenmeye başlayıp doktorunu aradım. Yine rutin fırçamızı yedik, ishal en nihayetinde bu kadar tedirgin oluyorsan kap gel çocuğunu benden getirebilir miyim diye icazet almana gerek yok buyurdu paşam! Bazen bu aşırı rahatlık beni rahatsız ediyor. Ne zaman gerçekten endişelenmem gerektiğini kestiremiyorum. İlk kontrolde bu konuyu yüz yüze soracağımdır. Neyse kusup kusmadığını sordu, eğer kusmuyorsan su kaybetmeyeceğini, bir mikrobun vücuttan atılması anlamına gelen ishalin durdurulmaması gerektiğini belirtip kapadı. İyice halsizleşmeye başladığın 6. günün sonunda ishalin son buldu ve biz de rahatladık.

Sen kumlarda yuvarlanıp, bir kısmını yeyip bir kısmını da gözüne sokarsan olacağı bunlar işte benim canım sokak çocuğum.

Demir ve Dodo Dubrovnik’te

Babanla bu yaz için tatil planlarımızı netleştirmeden önce yürüyen çocukla yurtdışı tatili demosu yapmaya karar vermiş, gözümüze kısa 19 Mayıs tatilini kestirmiştik. Daltonların en küçüğü Dodooo ve ailesi de fikre sıcak bakınca, çok gezenti bu iki ailenin ortak olarak görmediği bir yer arayışı sonucunda Dubrovnik’e gitmeye karar verdik.

Direkt Dubrovnik uçuşları çok pahalı olduğu için, THY ile Karadağ’ın başkenti Podgorica’ya uçup, kiralık arabamız ile yapacağımız 2,5 saatlik yolculuktan sonra Dubrovnik’e ulaşmayı planladık. Hatta bu yolculuğu daha keyifli hale getirmek için iki ayrı araba yerine bir tane 7 kişilik araba kiraladık. Otel mi ev mi seçimini bu sefer otelden yana kullandık, zira Dubrovnik-Old City civarındaki evlerin yokuş ve merdiven problemleri bebek arabası ile bizi rahat ettirmeyecek gibi gözüküyordu. Dubrovnik merkeze araba ile 10-15 dk mesafede Bobin Kuk denilen bir bölgedeki otellerden birini seçtik.

Şimdiye kadar seninle 5 kez uçağa binmemize rağmen anlatılan kötü uçak hikayeleri nedeniyle bu sefer seni oyalamak ile ilgili biraz endişeliydim.  Yıllar evvel daha seni yapma fikri bile ortada yokken, havaalanlarının birinde 2 yaş civarındaki yabancı bir çocuğun kendi minyatür bavulunu çektiğini ve uslu uslu sırada beklediğini görmüş, bu yaşta bile sorumluluk vermenin ne kadar güzel olduğunu babanla konuşmuştuk. Nedense bu olayı hatırlayıp sana bir bavul almaya karar verdim. Uzuuun araştırmalardan sonra sokak arasındaki bir kırtasiyede çok komik bir fiyata bulabildiğim, kendisi de oyuncak olan bir çek-çek bavul alıp, içine daha önce görmediğin kitaplar ve sevdiğin oyuncaklardan oluşan bir set hazırladım. İyi ki de hazırlamışım. Havaalanındaki yoğunluk nedeniyle uçağın içerisinde klimalar kapalı bir şekilde 45 dakika bekletilmemize rağmen seni oyalamak gayet kolay oldu. Şansımıza önümüz arkamız sağımız solumuz arkadaşın Çınar’ın babaannesi, dedesi ve onların matrak arkadaş grupları ile doluydu. Hepsi seni sevip, sana şirinlikler yaptılar. Arada söylendiğinde, değil rahatsız olmak seni tebrik ettiler o havasız ortamda gayet iyi idare ettiğin için. Pencere açma kapama, tepsi açma kapama gibi faaliyetlerden sonra bavulundaki ilk kozum olan Çıkartmalı Tatil Kitabıma  başvurdum. Çıkartma ile oynamak için acaba erken mi diye düşündüysem de çok işe yaradı. Tabi ki çıkartmaları yerinden çıkartamadın ama benim çıkartıp senin parmağına yapıştırdıklarımı zevkle sağa sola yapıştırdın. Nihayet kalkışa geçtiğimizde uyku saatin geldiğinden hemen uyuyup, 1,5 saatlik yolculuğu kucağımda huzurla uyuyarak geçirdin. Bu arada birkaç sıra arkamızdaki Dodoooo da benzer bir performans sergiledi.

Çocukla seyahat etmenin güzel tarafları da var aslında. Karadağa indiğimizde kendi ülkemizde beklemeye mahkum edildiğimiz uzun pasaport kuyruğuna inat hiçbir talebimiz olmadan bir görevli bizi alıp, tamamen Türklerden oluşan pasaport kontrol kuyruğunun en önüne getirdi. Kimse itiraz etmediği gibi, herkes gerçekten size sevgiyle bakıp el salladılar.

Kiraladığımız aracı almamız hızlı oldu ama, 2 oto koltuğunu monte etmeyi bilmedikleri için hareket etmemiz yaklaşık 1,5 saat sürdü. İlk planımız sizi arkadaki oldukça dar ikili koltuk bölümüne oturtmaktı(bakınız foto). Koltuklar bir türlü bağlanamayınca, sana oto koltuğu seçerken fazlasıyla koltuk incelemiş ve videolarını izlemiş olmanın etkisiyle koltukların düz değil ters bağlanan koltuklar olduğunu sonunda anlayabildim. Hal böyle olunca resimde gördüğün daracık yere siz değil, biz anneler aman canım ne olacak şunun şurasında 2,5 saat diyerek oturduk, sonradan olacaklardan habersiz…

Güle oynaya başlayan yolculuğumuz, gerçekten 2,5 saat boyunca da öyle gitti. Bir sen uyudun bir Doruk, bir sen onu uyandırdın, bir o seni, şarkılar türkülerle, arada verilen emzirme molaları ile idare ettik. Artık varmamız gereken aralıkta bir türlü Hırvatistan sınırı ile karşılaşamadık. En sonunda girilmez tabelası olan bir yerden navigasyon cihazının nadide yönlendirmesi ile başka yola saptırıldık. Olanlar ondan sonra oldu, önce bir tali yol, ardından bir toprak yol, geri dönmemek için inat eden 2 baba derken biz resmen kaybolduk. Düşün ki o kadar alakasız yerlerdeydik, telefonlarımız bile çekmiyor, google mapten bile faydalanamıyorduk. Sabahtan beri sadece emip kahvaltı dahil adam gibi hiç birşey yemeyen sen açlıktan ve saatlerdir oto koltuğunda oturmanın da etkisiyle huysuzlanmaya başladın. Hayatımda gördüğüm en huzurlu bebeklerden biri olan Dodooo da su kaynatmaya başladı. Biz anneler olarak arkamıza yığılmış bavullar nedeniyle hapsolduğumuz yerden çıkamadığımızdan, ara ara durup sizleri sakinleşme, emzirmek üzere bize getirme, altlarınızı değiştirme gibi görevler babalara düşüyordu. Koskocaman bir Karadağ&Bosna Hersek turundan sonra tekrar o girilmez tabelasının önüne geldiğimizde kendisinin Hırvatistan sınırı olduğunu anlayınca toprağı öpesimiz geldi. 2,5 saat yerine tam 6 saat sonra otelimize geldiğimizde annelerin ayakları uyumuş, babalar sinirden gerilmiş, 8’de yatmaya alışık siz çocuklar ise iyice zıbıtmıştınız. Hemen odaya yerleşip, yıkama masaj rutinimizi yapıp seni 2 saat gecikmeli olarak uykuna yatırdığımda üzerimden tır geçmiş gibiydi. Navigasyon olmayan zamanlarda ne yollardan geçtik kaybolmadık niye şimdi böyle bir şey oldu diye üzüldüysek de bu kötü başlangıcın tatilimizi zehretmesine izin vermemeye topluca karar verdik. Ha bi daha gidene kadar arabaya binmedik o ayrı…

Ertesi gün her zaman olduğu gibi Türkiye saati ile 7 oranın saati ile 6’da kalktığımızda Dodooo ve annesi çoktan bahçede turlamaya başlamıştı. Kahvaltımızı edip, otobüs ile şehir merkezine gittik. Şehrin etrafını çevreleyen Çin Seddi benzeri surları gezme faslını bebek arabaları ile yapamayacağımızdan, sizi uyutup babalara emanet edip önce anneler gezimizi yaptık sonra babalar birlikte gitti. Sur faslından sonra Old City’yi hep birlikte gezip, deniz kenarında bir deniz mahsulcüde soluğu aldık. Bu arada düzenli aralıklarla uygun olan her yerde seni bebek arabandan indirip 15-20 dakika istediğin gibi yürümene izin veriyor, seni daraltmamaya özen gösteriyorduk. Akşamüstü otelimize döndüğümüzde de önce parkta, sonra da plaj voleybolu sahasında kumlarda Dodoooo diye bağırarak deli gibi koşup tüm enerjini boşalttın. Normalde emdikten sonra yatağına uyanık olarak yatan sen, yorgunluktan emerken bayılınca o akşam ilk kez seni bebek arabana koyup akşam yemeğine indik. Dodoo ve sen güzel güzel uyurken biz de açık havada keyifli bir yemek yiyebildik.

İkinci gün ise 15 dakikalık deniz yolculuğu sonucunda ulaşılan, Lokrum adasına gittik. Yerleşim olmayan ve plajları ile ünlü bu adada çimlere yayılıp keyif yaptık. Dönüşte tekrar küçük bir Old City turu yaptık ve otelimize döndük. İkinci gün o kadar yorulmadığından ve hava çok geç karardığından aydınlık odamızda uykuya dalmakta zorlanınca bana yemeğe inmek hayal oldu. Seninle birlikte erkenden yatıp bir tatilin daha sonuna geldik.

Son gün 2,5 saatlik dönüş yolculuğumuz gerçekten 2,5 saat sürdü ve sağ salim Podgorica’ya ulaştık. Uçakta yolculuğumuz da gayet sakin geçti. Tatilin kötü başlangıcını saymazsak, iki çocukla yapılabilecek en güzel tatili yaptık. Sadece yemek konusunda sorun yaşadık ki onda da haklıydınız. Sen otelin peynir ve omletini beğenmedin, kahvaltını kavun ile yaptın, öğlenleri spagetti bolonez yedin. İkiniz de hiç alışık olmadığınız hazır meyve ve muhallebileri yemediniz onun yerine emmeye verdiniz kendinizi. Açlıktan zaar, dönüş yolunun son karesi olarak ayaklarınızı yemeğe karar verdiniz.

Tüm tatil boyu o kadar tatlıydınız ki, işe dönünce sadece seni değil Dodooomu da çok özledim. İkinize de bu uyumlu tavırlarınız nedeniyle ne kadar teşekkür etsek azdır.Sonuç olarak, Dubrovnik bebekle tatil için uygun bir seçimmiş ve biri gidişte biri dönüşte geçen 4 günde gayet idealmiş. Podgorica üzerinden gitmek ve Bobin kuk bölgesinde kalmak  doğru seçimler, iki bebekli aile 7 kişilik bir araba kiralamak yanlış seçimmiş. Navigasyona güvenip harita almamak ise düpedüz aptallıkmış. Her tatil ayrı bir tecrübe işte!

Temmuz ve Ağustos planları tamam. Yeni maceralar bizi bekliyor…

Anti-nazar

Bu yazı gecikmiş bir 14.ay kontrolü yazısı olmakla birlikte birikmiş çok şey olduğundan, daldan dala atlayacak bir yazıdır önceden uyarayım sevgili oğlum konu bütünlüğü, giriş gelişme sonuç arama bu yazıda.

14.ay kontrolümüze 14 Mayıs Cumartesi günü sen tam 14 ay 1 günlükken gittik. 77 cm boy 9.700 gr ölçüleriyle tüm tartışmalara bir son nokta koydun. Boyun ortalamanın 1 cm üzerinde kilon ise sadece 200 gr eksik kalmış ki bu da artık mühim değilmiş. Doktorunun dediklerini yaptık ve her şey fazlasıyla yolunda. 3.Kadir Tuğcu Seferimizde aldığımız bu güzel haberle daha fazla doktor aramaya da gerek olmadığı sonucuna vardık babanla. Zaten 3 ay gelmeyin dedi kendisi. Kulak&burun&boğaz muayeneni yaptıktan sonra bu çocuğu üçüncü görüşüm şimdiye kadar hiçbir hastalık belirtisine rastlamadım, bu çocuk kolay kolay hasta olmaz dedi. Yine tam biz sevinirken, yuvaya başlayınca görürsünüz gününüzü diye ekledi. Ne diyeyim adamın tarzı bu. Hakikaten de 15.ayını bitirmene sayılı günler kala birkaç burun akıntısı dışında hiç hasta olmadın sen. Her ne kadar doktorun bunu sadece mikropla karşılaşmamış olmana bağlasa da ben bu noktada artık kendime pay çıkartmak istiyorum. Bana göre bunun sırları:

  • İlk sokağa çıktığında 4 günlüktün. O gün bugündür de aşırı sıcaklar hariç her türlü hava şartında hatta tercihen soğuk ve ayaz havalarda günde 2 ila 4 saat arası sokakta gezdin. Asla kalın giydirilmeden!
  • Her türlü hava şartında her akşam yatmadan önce yıkandın. Hatta yazları her alt açışında yıkandın.
  • Evimiz hep soğuktu, gündüz 22-23, geceleri ise 17 derece. Buna rağmen hiç uyku tulumu giymedin, penye tulum üzerine de ince bir battaniye ile yattın artık onu da üzerinde kadar tutarsan! Uyanınca üzerine yelek, hırka giymedin, hatta tek bir yün hırkan bile olmadı! Yazları ise ağzına kadar açık camın önündeki püfür püfür yatağında kolsuz body ile yattın.
  • Hijyene hiç dikkat etmedim. Sokakta yere düşen emziğini düştüğü yer tuvalet olmadığı sürece hiç kaynar suda bekletmedim. İçme suyu ile yıkayıp ağzına verdim. Hatta arka tarafı yere denk geldiyse 5 saniye kuralı uygulayıp hiç yıkamadan geri verdim. Emeklemeye başladığın andan itibaren her yerde emeklemene izin verdim. Sürekli elinde ıslak mendille dolaşan bir anne olmadım.
  • Sadece ve sadece anne sütü için mücadele ettim. Ay kilo alırım ya da veremem diye korkmak aklımın ucundan bile geçmedi, hep güzel yedim/yiyorum. İtiraf edeyim 15.ayı bitirmemize günler kala daha yeni yeni şu 3 kiloyu ya da hazır başlamışken 5 kiloyu versem mi diye düşünüyorum.
  • Alerji döneminde tufaya gelip verdiğim ilaçlar için halen suçluluk duymakla beraber, sana gereksiz yere hiç ilaç vermedim. Ay bu akşam çok keyifsiz daya fitili, ay etrafta salgın var tedbir olsun, ay bu akşam çok ağlıyor daya calpolü yapmadım. 15 ayın bilançosu çeyrek şişe ibufen, çeyrek şişe calpol, iki kaşık pedifen! Neredeyse tamamı son 5 ayda azı dişlerini çıkartırken kıvranmaların sonucunda verildi.
  • En özen gösterdiğim şey ise bile bile lades olmama hali, hasta kişilerle görüştürmeme konusunda aşırı hassasiyet gösterdim.
  • Sadece şanslıydım!
  • Ve son olarak NAZARA İNANMAMA! Bu noktada doktorundan bir alıntı yapmak istiyorum. Gerçi bu bakış açısıyla sen çirkin çocuk kategorisine giriyorsun 🙂

“Bebek, üşümekle, nazar değmesiyle, diş çıkarmakla, terlemekle terleyip terinin üzerinde kurumasıyla veya çıplak ayakla yere basmasıyla hasta olmaz. Hastalıklar sadece ve sadece mikropla olur. Çocuk mikrobu alırsa hastalanacaktır.
Ama bu lafların çıkış yerleri şöyledir. Bunlar çok eski zamanlarda mikropların bilinmediği zamanlarda gözlemle ortaya konmuş laflardır. Mesela eski insanlar dikkat etmişlerdir ne zaman düğün dernek bir yere gitseler üç gün sonra hep güzel çocuklar hastalanıyor, çirkinler hastalanmıyor. Buradaki mekanizma güzel çocuğun çok ellenip çok öpülmesidir. Öpülmeyen, ellenmeyen, fazla teması olmayan çocuklar mikrobu almazlar ve hasta da olmazlar.
Çok öpülen çocuk mikrobu alır ve mikrobu aldıktan sonra en az üç gün içinde mikrop etkisini göstermeye başlar. Dikkat edin çocuğunuz gripli biriyle temas ettikten üç gün sonra hastalanacaktır.”

Aslında nazar boncuğu çok severim ama aksesuar olarak, takı olarak. Mavisi içime huzur verir. Ancak birilerinin iyi veya kötü gözlerinin hayatımda negatif bir yansımaya neden olabileceği fikri bana saçma geliyor. Hayatta hiçbir şey gümüş tabaklarda sunulmadı bana, hep mücadele ederek sahip oldum istediklerime. Bir şeyi yeterince istersem, yeterince çaba gösterirsem, sabırla beklersem sonunda hep oldu o şey.  Belki inanmadığımdan belki olaylardan bu tarz anlamlar çıkartmaya meyilli olmadığımdan, ne istediğim şeyler olana kadar geçen süreçte ne de olduktan sonra herhangi bir “nazar değme” vakası yaşamadım. Söz konusu sen olunca da böyle bir korkuya kapılmadım. Hep kapılsam sana hitaben yazdığım blogumu, tonla resmini cümle aleme açık bir şekilde yayınlamazdım.

Bunları başkasına anlatma diyen herkese inat, iyi bir özelliğin varsa herkesin ortasında özellikle senin duyacağın şekilde sıklıkla söyledim. Evet benim oğlum çok uyumludur, evet benim oğlum çok sakindir, evet benim oğlum 8 dedin mi uyur. Nazar değmesin diye ne olanın aksini abartılı bir şekilde anlatmaya çalıştım ne de eksik bilgi verdim. Kötü bir özelliğin varsa da söyledim ama senin duymayacağın şekilde, etiketler yapıştırmamaya özen göstererek. Oysa çok yakınlarım hariç kaç anne çocuğuna nazar değmesin diye yuvarlak konuşuyor eksik bilgiler veriyor inanamazsın. Ben o kısacık duraksamadan anlıyorum, gülümseyerek dinlemeye devam ediyorum.

Gelelim 15. ayında neler yapabildiğine. Evimizin bellboy’u olarak hizmet vermeye başladın. Getir götür işlerine bakıyor bu işten fena halde zevk alıyorsun. Topu al babana götür, suyunu getir çantana koyalım, koş babanı uyandır gibi talimatları büyük bir görev aşkıyla yerine getiriyorsun. Özellikle akşam yemeklerinde tam bir papağana dönüşüyor, söylediğimiz her kelimeyi tekrar etmeye çalışıyorsun. Aç, otur filan gibi basit kelimelerden sonra köfte, bravo filan gibi telaffuzu zor kelimelere bile geçtin. Buna rağmen adını sorunca  “Memir” diyorsun. Halbuki “dede” diyebilen bir insan “mir” de diyebiliyorken niye Demir diyemez anlayamıyoruz.

Hobilerin arasında evdeki minik potanda basket oynamak, her türlü yere tırmanmak yer alıyor. Merdiven, kaydırak, koltuk ne bulursan artık. Bana sorarsan bu aralar favori karemiz, yemekten sonra seni mama sandalyesinde çırılçıplak soyduktan sonra(o kadar pis yiyorsun ki mecburiyetten yapıyoruz) hadi banyoya dediğimizde senin “banyuuuu bıçı bıçı” diyerek küvete doğru koşman. O kadar tatlı gözüküyorsun ki şu kamera sevmeme huyumu bir kenara bırakıp seni çekmeliyim artık diye düşünüyorum.

Varsın herkes beni otoriter olmakla eleştirsin, ben mutluyum, baban mutlu ama en önemlisi sen mutlusun. Son zamanlarda bu tablonun içinde kendime paye çıkartmak istesem de, sadece bana iyi bir çocuk denk geldiğini söyleyerek hevesimi kursağımda bırakıyorlar. Her şeyi şansla açıklamak mümkün mü? Emin değilim…

Powered by WordPress | Designed by: seo company | Thanks to seo services, seo company and seo company